Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
TASNİF DIŞI
06 Temmuz 2015 Pazartesi Saat 20:48


Politika bir organizasyon sanatıdır diyor Saint Simon. Medeniyetin akış yönünü gösteren tarih, ancak medeniyet tarihi sayesindedir ki geçmişe bakarak, geleceği anlayabilir ve yaşadığımız anı bu akışa göre düzenleyebiliriz. Şu halde politika, medeniyet tarihine dayanan toplum bilimiyle (sosyoloji) kaynaşabilir. Toplumu düzene sokmak, onun şeklini değiştirmek, onu yepyeni bir biçime sokmak değil, tekâmülün gizli kanunlarına ayak uydurmaktır. Dahi bu akışı hızlandırabilir, yavaşlatabilir ama yönünü değiştiremez. (Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist / Cemil Meriç)

Türkiye halkları da 7 Haziran genel seçimleri ile politika da yeni bir organizasyon şemasının çizilmesini zorunlu hale getirdi. Seçim sonuçları pek çokları için sukutu hayal olsa bile, tarafların çeşitlendiği, belirsizliğin arttığı yeni bir Türkiye durumu yarattı ki bu teorik açıdan bakıldığında ülkenin geleceği açısından çok kıymetli avantajları da beraberinde vizyona taşımakta. Çünkü böylesi girift bir durum, ülkesel yönetimde yeni stratejiler kurmak ve politik organizasyon çeşitliliğinde şu ana kadar üzerinde durulmamış farklı, değişik akımların da yer bulması anlamına gelen fikri bir zenginleşme sürecinin başlaması demek. İster istemez herkes bu yeni durumun taarruzlarına maruz kalmak zorunda. 

En başta da sağ seçmen cenahı 7 Haziran seçimlerinden en fazla etkilenen kesim olacaktır. Mevcut seçim sisteminin büyük partiler lehine olan avantajları nedeniyle yıllardır parlamentoda aşağı yukarı %75 gibi bir çoğunlukla yer bulan sağ kitle, ana unsur Kürt milliyetçileri ile başlıca politika argümanları anti İslam ve anti Türk retorik olan sol-sosyalistlerin ittifakından oluşan HDP koalisyonunun parti düzeyinde meclise girmesi ile bu yüzde yetmiş beşlik egemenliğini kaybetti. 

Dolayısıyla aslında zaten gerçeği yansıtmayan bir durumun sağ kesim üzerinde yarattığı olumsalcı psikolojik güvenlik ve rahatlık hisside birden bire buharlaştı ya da hızlı bir erozyona uğradı. Bu seçimlerde sağ şunu gördü ki Türkiye de kuvvetli bir sol hala var ve ayrıca hükümet eden olsa bile sağ cenah, artık solun istek ve beklentilerini daha fazla dikkate almak zorunda kalacaktı. Aslında bu tablo ‘’gezi olayları’’ adı verilen kutuplaşma esnasında oldukça net olarak ortaya çıkmıştı, fakat sağ kitleyi pekiştirmek adına aşırıya kaçan bir dış güçler ve darbe senaryosunun üzerinde fazlaca çalışılması neticesinde gerçekler de elden kaçırılmıştı.

Bu temrin üzerine alelacele siyaset gündemine giren sağ partiler koalisyon senaryoları ise umut verici gibi değil. Zira kendini muhafazakâr merkez partisi addeden seçimin galibi mevcut iktidar, anayasayı değiştirmek suretiyle ülkede yeni bir politik organizasyon başlatmak isterken, ortağı olabilecek diğer bir sağ parti ise statükonun korunmasından yana bir politik çizgiyi takip ediyor. Türkiye’nin sosyal-politik buhranı da bu noktada başlıyor denilebilir. 

Zira hem değişmek gerektiğini/isteğini ileri sürüp hem de kendini muhafazakar ilan etmek, hem kendini merkez partisi lanse ederek, merkezde oturanların nezdinde kendini meşru kılmak arzusu duymak, hem de büyük oranda sadece kırsal kesimi oluşturan çeper/çevre seçmenden oy toplamak, iktidar için perde gerisinde politik bir handikap yaratıyor. AKP’nin krizi aslında Türkiye’nin de krizidir. 

Bu noktadan sonra muhafazakâr demokratlık önerisi çözüm değil ancak ayak bağı olabilir. AKP medeniyetin akış yönüne uymalı ve yeni bir politik organizasyon şeması inşasına gereken yaratıcı yıkım için iktidarının ilk yıllarında beklide bilinçsizce izlediği liberal demokrasi çizgisine geri dönmeli, en azından o yıllarda yaptığı gibi ona teğet geçen bir politik duruşu yeniden inşa etmelidir. Bu süreçte onun için en verimli ortak, başta retorik revizyonu olmak üzere, siyasi hesaplar çetelesi açısından ancak CHP olabilir. Çünkü iki partinin hedef kitlesi farklı olduğu gibi, bu koalisyon yüzeyselin delinerek dâhilinin içine nüfuz edilebilmesi halinde AKP için yaratıcı bir takım fikri transferlere de sebep olabilir. Oy hesabında ise ikili arasında kurulacak bir koalisyon hükümeti başarılı da olsa, başarısız da olsa CHP’nin AKP’ye herhangi bir aritmetik zararı dokunmaz. Diğer türlüsü ne MHP’nin devletçi-militarist statükocu tavrı, ne de ana damarını Kürt milliyetçilerinin oluşturduğu Marksist koalisyonunun HDP’si ile verimli bir ortaklık kurulabilir. Zira yazılabilecek olanın en iyisini yazan ama hiçbir zaman onu yapma becerisine ulaşamayan Marksistlerin, iyi öldüren maksimalizmi onların, orta doğunun medeniyet tarihinin ışığında yürüyen toplum bilimi ile kucaklaşmış sağlıklı politika yapmasının da önündeki en büyük engeldir ve kısa vadede bunu aşacak gibide durmuyorlar. 

Görüldüğü üzere Türkiye’nin siyaseti bir kesim için gözünü gerçeğe açan bir yöne evirilmişken, diğer kesim hala gördüğü şeyin ne olduğunu tanımlamaya ya da yüzde kaç blok oluşturup-oluşturmadığının hesabını yaparaktan neyi gördüğünün idrakini sağlamaya çalışmakla meşgul. Ama asıl kör düğümü gördüğü ile yetinmeyen ve göze görünmeyeni kayıt dışı ortaklıklarda arayan odakların duruşu atmakta. Karanlığa uzun süre bakanların içine bakan bu karanlık ise, önümüzdeki günlerde geleceğimizi şekillendirecek dayatmalardan da birisi olacak, Amerikan destekli kuzey Suriye şekillenmesi Türkiye’yi dış politikada olduğu kadar iç işlerinde de uğraştırmaya devam edecek. 

Bizim Çerkes toplumunun bu tabloda ülkesel etkiler bazında sürüklenerek yer aldığını söylemeye gerek yoktur sanırım.  Çünkü kendi toplumsal iç dinamiklerimizi henüz istenilen düzeyde geliştiremediğimizi biliyoruz. Doksanların başından itibaren anavatan-diaspora ekseninde apolitik ya da politikasız konumda tutulan yani kontrol altında bulundurulan Çerkesler, iki bin onlu yıllar itibariyle bir canlanma gösterse bile ülkenin diğer sivil toplum kuruluşlarının düzeyinde pozitif politik aktiflik düzeyine hala gelememişlerdir. Fakat canlanma sürmektedir. Ve kimlik siyasetinin önüne artık geçilemeyeceği anlaşılmıştır. 

Kaçınılmaz olan bu politik canlanma, toplumsal bünyenin kangreni olmuş bir takım ön kabullere karşı çelişki ve çatışma risklerini de beraberinde taşımaktadır. Üstelik politik canlanma ne kadar alevlenirse statükocu kurumsal refleks de, mevcut durumu meşrulaştırmak için bir o kadar karşı harekâta, dezenformasyona, karalama kampanyalarına hatta RF bağlamında espiyonaj çalışmalarına girişmektedir. 

Son espiyonaj faaliyeti ise ‘’satın alınan kirli ellerin’’ Çerkesya yurtseveri Khuade Adnan’ı kendi sitelerinden FSB’ye jurnallemesi olmuştur.  Hoş bir tabirdir ve böylesi bir durumun da su götürmez tevilidir; ‘’itler istedi diye atlar ölmez’’ Bu tür lanetli işler sadece haysiyet endişesi olmayan basit kişilerin zavallılıklarını oraya seren davranışlar kalemindedir. Tarihte olaylar ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak yaşanır diyen K.Marks’a hak vermemek elde değil. İlkinden bir bardak suda trajedi yaratarak bütünden kopan ve Kaffede bağlı ikinci yurtseverler mangasını kuranlar tam da bu kronolojiye uygun hareket etmektedirler. 

Yüksek rütbeli FSB mensubu şeflerin yönetimindeki Kabardino-Balkarya yerel idaresinin Çerkes toplumunu ve sivil toplum kurumlarını (STK) maniple etme aracına dönüşen DÇB’nin Türkiye masası olarak faaliyet gösteren Kaffed, Çerkes gericiliğinin temsilcisi, baş statükocu unsur olarak konumunu itina ile muhafaza etmektedir. Rus olan hemen her şeye derin bir bağlılık duyan Kaffed son olarak seçmeli eğitimde Çerkesce’nin Latin alfabe ile de yazılmasına karşı T.C M.E. Bakanlığı önünde bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Oysa aynı Kaffed, 21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgününü Rusya makamları önünde protesto etmekten köşe bucak kaçmaktaydı. 

Bu kısa özet bize gösteriyor ki, Çerkes halkının doğu-batı olarak iki kanadı arasında büyük reel farklar mevcuttur. Kabardey ağırlıklı Çerkesya’nın doğusu, şuan ki sınırları itibariyle diasporadan nüfus transferine hiç ihtiyacı yokken ancak kısmi maddi yatırıma gereksinimi vardır. Öte yandan Çerkesya’nın batı kanadını oluşturan Adigey bölgesinin ise nüfus başta olmak üzere, maddi manevi her türlü birikime ihtiyacı olduğu aşikârdır. 

Hal böyle olunca rasyonel bir bakışla Türkiye Çerkes diasporasının doğu kanadının tek ihtiyacının memleketlerine sorunsuz ulaşım imkânının devam etmesi olduğu görülmektedir. Ve doğu Çerkeslerinin ağırlıkla yönetiminde olan ve Kabardino-Balkarya idaresinin Türkiye masası hüviyetindeki kaffed’in tek politikası da bu durumun böylece devamı yönünde politika üretmek olmaktadır. Daha doğrusu Çerkeslerin politikasızlığının devamını sağlamak, Rusya’dan geçmişin kayıplarını telafi anlamında hiçbir şey talep etmeden, hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmadan, her şeyi güzel göstermekten ibaret kalmaktadır. Beklide her şey en azından kendileri için iyidir, ama mutlak çoğunluk için durum içler acısıdır. 

Kaffed Türkiye diasporası içerisinde zaman zaman alevlenen ve başat unsur olarak kimlik politikası güdülenen örgütlenmelere de ileride Rusya ile olan ilişkilerde tehlikeli olur kaygısı içinde karşı çıkmaktadır. Çünkü bu unsurların talepleri ‘’Çerkes Sorunu’’nun en dikkat çeken sancılı yarası Çerkesya'nın batısı üzerine olacaktır. Kaffed, Rusya ile çelişkiye düşmemek adına batı Çerkeslerinin sorunlarını görmezden gelerek onların sorunlarının uluslararası arenaya taşıyıcılığını üstlenmemekten imtina etmektedir. Bu durumda kaçınılmaz olarak batı Çerkesya diasporasının kendi örgütlenmelerini yaratmaları gerekmektedir. Bu ise toplumsal kontrolü yitireceği endişesi ile Rusist Kaffed şürekasını rahatsız etmektedir. Fakat bu kontrol artık onların elinden çıkmıştır, Kaffed kendinden bağımsızlaşan her oluşuma resmen olmasa da bel altından saldırmakta, bu ise toplumsal bünyede adı henüz konmamış bir gerginliğe yol açmaktadır. 

Gerici Kaffed şürekâsının sanal alem kalemşörlarından birkaç kişi kril-latin alfabe tartışmasındaki hezeyanları ile karanlık alemlerde planlanan gerçekliğin bir kısmını itiraf etmişler ve eğer zorunlu kalırlarsa diaspora da doğu-batı ya da daha somut olarak anlatmak gerekirse Abzah-Kabardey türü bir ayrıma gideceklerini tehditvari hatırlatmışlardır. Birkaç yılda Çerkes toplumu içinde geçilen mücadele safhalarının özeti bu kadardır, fakat süreç sarsıntılı geçse de sağlam bir gelişim çizgisine sahip olmuştur. Son zamanlarda yaşanan iki çatışma alanı (alfabe krizi ve sürgün konusu) bize göstermiştir ki, kısa vadede kutuplar arası uzlaşma imkânsızdır ve tarafların kendilerini toplum huzurunda meşru hale getirecek yeni ataklara girişmeleri elzemdir. 

Ülkesel siyasette Çerkesler anavatanlarında söz sahibi değillerdir. Hatta Putin beslemesi kesimler hariç hemen hiç kimse ortalarda gözükmemekte ve STK’lar sindirilmiş durumdadırlar. O çok sözü edilen Çerkes duruşundan hiç mi hiç eser yoktur. Çerkes siyasetinin merkezi kaçınılmaz olarak diasporaya kaymıştır. Bu merkez bugün için İstanbul olarak gözükmekteyse de ihtiyaca göre başka bir yere de taşınabilir ya da başka merkezlerde ortaya çıkabilir. Diasporada ise yakında patlaması muhtemel bir cereyan hâkimdir. 

Rusist diaspora kliği sol komünden gelmekte ve seçimlerden önce jargon olarak Türkiye rejiminin pan-İslamcı bir diktatörlüğe doğru gittiğini savunmaktayken, Rusya’daki Ortodoks kilisesi destekli aleni dikta rejimine ve saldırgan militarizme alkış tutmaktadırlar. Bu kendi hesaplarına düşen ikiyüzlülüğün tezahür eden ayıplarından sadece birisidir. Seçimlerden sonra demokrasinin imkânlarını gören bu klik acaba müttefiki Rus oligarşisine de aynı demokratik kriterleri önerebilecek midir? Hep birlikte göreceğiz. 

Rusya’da demokrasinin, insan haklarının, refahın gelişimi Çerkesler ile birlikte diğer haklarında gelişimi için elzem olmakla birlikte, Rusya Federasyonunun da hayatta kalabilmesi için belli başlı şartlardandır. 

Tarihin akışı Çerkesleri bir kez daha uluslararası toplumlar camiasına dahil olabileceği gelişmeleri hazırladı. Otantik yerli kültürler klasmanından, dirilen siyasal toplumlar sınıfına doğru hızla yol almaktayız. Önümüzdeki süreçte Çerkes siyasetinin yeniden yapılanması çalışmalarına şahit olacağız. Üst kurumsal yapıların mevcudiyetinin ve izledikleri politikasızlığın, alt yapının yani halkımızın siyasal-bilinç gelişimini durdurduğu hatta gerilettiği güçlerden sıyrılarak halkımızın geleceğine tutarlılık kazandıran, ölçüt olarak evrensel hukuk ilkelerine bağlı, barışçıl siyaseti ilke edinen, medeniyet tarihimizin artılarından faydalanıp negatif yönlerinin tuzağına düşmeyen, ihtiyaçlarımız ve toplumsal sosyolojimizle uyumlu, katılımcı küresel bir politik oluşumun yaratılması herkesin dileğidir.Bunun başarılması ve topluma yararlı kılınması içinse Çerkes sorununa duyarlı her kesimin birikimi ve desteği azami düzeyde gerekmektedir. 



Bu yazı toplam 4864 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net