

Bu da eski bir yazı, gündeme uymuyor belki ama...
****
Ben, mağdur ve mağlup halkların türkülerini dinleyip, onların acı hikâyelerini yazmayı istemezdim hiç. Ruh göçünün peşine düşüp ne menem bir şey olduğunu keşfetmeye çalışmak isterdim.
Güneşin hangi üzümü hangi yamaçta daha iyi pişirip, hangi şarabın etle ve hangi şarabın balıkla hangi su kenarında yenileceğine dair fikir sahibi olmayı isterdim. Rakıyı biliyorum sadece, şaraptan anladığım yok. Bu konuda ahkâm kesenlere ise sessizce gülümsüyorum.
‘Degustasyona gelmeyen Ayten/Balıkpazarına hiç gelmez’ deyiş ’ini İmdat’la araştırıp, aslının ‘Canan-ki Degustasyona gelmez/Balıkpazarına hiç gelmez’ olduğunu öğrendiğimizde hayal kırıklığına uğramak bir yana, Orhan Veli’yi bir kenara bırakıp, kendi söylemimizden asla vazgeçmeden sürdürebileceğimiz bir hayat isterdim.
Örgüte girip hücre dersleri aldığımız dönemde bile ‘Bebek Halk Komiserliğini’ talep ettiğimi düşününce, ezik halkların bahtsız hikâyelerini dinlemeye ne kadar uzak durma niyetim olduğu açık. Reddedilmişti tabi ama onların reddediş biçimini de ben reddetmiştim. Bir/bir.
Jaroslav Haşek’in, Swayk’ı dolaştırdığı coğrafyaları dolaşmak istemezdim asla, bir asteğmenin peşinden emir eri ve yaya olarak ama Prag’da yaşadığı sokaklardaki bir gölgede cıgara içmek isterdim, taş bir merdivene oturup. Birde Kafka sapığı ile aynı zaman ve mekânda yaşayıp, neden hiç karşılaşmadığı ile ilgili kafa yormak gibi işlere savrulup işte-modır/mıdır. Birde, Milan Kundera Bey’in muhteşem zamparalıklarının aslı astarı var mı diye sorgulamak isterdim belki ama Nalçik’i bir zaman, bir şekilde görünce sus- pus olurdum.
Ölüm gelip başucuna oturunca, sanki yitip gitmiş eski bir komşusu gelmiş gibi bütün dertlerini anlatmaktan çekinmeyen koca karıların hikâyesiyle ilgilenirdim belki. Marquez’in; dünyanın en güzel şehri dediği Cartagena şehrine giderdim, 16 saat cigara içmeden uçmayı göze alarak. Erendira’nın, neden ninesi tarafından 20 pezosa günde on iki kere erkeklere satıldığını daha iyi anlamak için. İyi bir yer değil muhtemel.
En iyisi İtalyan kasabalarını dolaşmaktı kıyıdan kıyıdan, dört çeker bir yaylı ile.
Semerkand’la ilgilenmek iyi olurdu bir batılı oryantalizmi içinde-ne zararı var? Ölüm döşeğinde Hayyam’a bir tas su uzatmışlar, içmiş. Nedir bu demiş ya? Su. Bilseydik demiş, hey gidi.
İsviçre dağ köylülerinin Roma askeri olmaktan başka iş bulamadığı dönemlerin çoktan geçtiğini, kelle başına 80.000 dolar gelirin, saat büküp, çikolata dökerek yaratıldığı söyleminin peşine bir iki laf etmek için geçirmek isterdim bir zaman. Sizi gidi tefeciler.
Cimok uçağa binemiyor, Üsküdar motorlarına da binemezdi eskiden. Bu nedenle eski Volvo’suyla, beş bin kilometreyi göze alıp, 30 sene önce bizzat ondan duyduğum Modigliani’nin memleketine gitmek, oradan kuzeye, Rodin’in kendisinden de Kaberdey deli sevgilisinin kapatıldığı tımarhaneyi ziyaret etmek gibi sapıklıklar hoşuma giderdi benim.
Şostokoviç’in müziği ile ilgili incelikleri bende bilmek isterdim, kim istemez?
Şire dinliyorum şimdi Aynur Doğan’dan. Birde Lheğunığe.
Bunlara kaldım.
Birde, bir Suriye Ermenisi Lena diye bir genç kadını dinliyorum. (Lena Chamamyan-Sareri Hovin Mernem). Onun için çekilmiş klip; çocukluğumun üç sınıflı-tek öğretmenli mekanının tıpkısı.
Suratsız/sessiz bir öğretmen ve karda ıslanmış çoraplarını soba başında kurutan, babasının ceketini palto niyetine giyip gelmiş sekiz yaşında bir çocuk.
CARI.
*ŞİRE -Aynur Doğan/Anonim/Kürt ağıtı
*Lheğunığe(Aşk) - Kuşha Doğan derledi/Kaberdey halk şarkısı
Çamamyan'ı epey dinlemiştim Erhan.
Aslına bakarsan Aynur Doğan'ı da çok.
Ama Aynur'un bu türküsü gerçekten dokunaklı ve anlamlı geldi bana;
"Değerli bir kadın kötü bir erkeğin eline düşende
İtin önüne atılmış mundara döner
Şirê der ki "sevgilisi olmayanın, bedeninde çıban ve arpacıklar çıkar"...
Yazılarınla aramızda olman ne güzel, biliyor musun?
Bu güzel cherkessia.net çayırlığında farklı kokan, farklı renklerde çiçekler gibi açıyoruz işte.
Sonumuz bir inek salyası ve dışkısı(!) olacaksa bile.
O zamanı hoşça, koka, aça, sola bekleriz deyom!
Sevgi ve selamlarımla.
Naptın Erhan abey!
Vallahi o sobanın başında bende vardım.
Sizin kuşak sonrası sayılırım ama, o sınıf sobasının başında cezalı olmak kabusumdu benim. Yozgatlı Yerköyden öğretmenimiz vardı köy enstitüsünden yetişme. Adam hem saz çalmayı bilirdi, hem igne yapmayı, hemde fen bilgisi öğretirdi. Yerli malı haftasında köy çocuğu olduğumuz halde bilmediğimiz yabani yemişleri toplatırdı. Okulun yanında ki prefabrik evinde o zamanın ölçülerine göre zengin sayılacak kütüphane vardı.
Hey gidi günler hey!
GÜNDEM YAZAN BOL ZATEN ABİ. SENİNKİ ATLANTİSTEN BU TARAFLARA BAKAN GÖZÜN GÖRDÜKLERİ GİBİ OLMUŞ.
27 Aralık 2015 Pazar Saat 10:44