

Batı zihninde Levant, Alaattin’in sihirli lambası kadar derin, uçan halısı kadar enginlere sığmaz geniş bir yer ki oraya giren bir daha başını alıp çıkamaz. Nitekim batı, yüzyıllardır medeniyetin ve kültürün kaynağı olarak kendisini göstermesine rağmen gözünü bir türlü doğudan alamamıştır. Hoş, Avrupa yani ‘’Europa’’da aslen Fenikeli yani bu günkü Lübnan’lı bir güzelin adıdır.
Efsaneye göre tanrılar kralı Zeus boğa kılığına girerek âşık olduğu bu dilberi, bir rivayete göre Girit’e, başkasına göre Kıbrıs adasına kaçırmışmış. O iğfal olayından beridir batının hayâsızca akını devam etmişti; Roma, Haçlılar, UK, USA ve ipini kopartıp gelen diğerleri… Büyük İskender’e özenerek Mısır’a savaş açan 28 yaşındaki Napolyon, ‘’büyük şöhretler ancak doğuda elde edilir’’ diyecekti. Doğu, hiç bir şeydir batı için, ancak var olan her şeyine anlam kazandıran diğeri, ötekisi ve ötesidir.
Son zamanlarda sıkça konuşulan 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan anlaşması hakkında ki tevatürler gerçek ise 2023’den itibaren birinci dünya savaşı sonundaki konsensüs yani yüz yıllık emperyal barış nihayete eriyor, bu ise bölgenin siyasal haritasının yeniden çizileceği anlamına geliyor. Böyle bir girişim elbette savaşsız başarılamaz. Özellikle Levant'da miras hakkı olan Türkiye gibi eski hegemonik karasal güçlerin bu paylaşımın dışında tutulmak istendiği, sürekli terör saldırılarına uğratılarak gözdağı verildiği de apaçık ortada.
Türkiye için en müşkül mesele Kürt sorunu. Ortadoğu’yu istikrara kavuşturacağını söyleyen baba Bush’un lambasından Kürt cinini çıkartması, sadece yenilmiş Irak veya düşman İran mollalarının değil, Suriye ve Amerikan müttefiki Türkiye için de bölgeye dağılmış Kürt nüfusunun toprak talep etmesiyle sonuçlanacak siyasal-idari bir kangrene dönüştü.
Kürt sorunu çoktan beridir fiilen bir kültürel sorun veya medeniyet tercihi (İslam sentezi içinde) demek değildir. Bölgesinde İslamcılığı yenilgiye uğrattığından beridir Kürt milliyetçiliğinin esas hedefi, siyasal tanınma ve idari paylaşımdır.
Kürt figürü batı için yeni bir koz değil. Yetmişlerde Amerikan yanlısı İran Şahı tarafından eğitilip donatılan Kürt peşmergeler, bir aralık Irak’ın kuzey petrol bölgelerini dahi ele geçirmişlerdi. İran-Irak savaşında da ordudan kaçarak, yine İran Mollaları tarafından destek görüp, dağlık bölgelere egemen oldularsa da Saddam Hüseyin tarafından sert bir şekilde kovuşturuldular.
Türk siyasetinin sol kesimi de emperyalist olarak niteledikleri ABD ile kol kola gezen silahlı Kürt milliyetçiliği ile birlikte, bölgede Küba devrimi kalıbına sığdırılan kurtarılmış bir alan yaratma çabasının peşine düştü. Tahayyül edilen şey, Kürdistan dağlarında yaratılacak cennet vari sosyalist devlet örnek çözümünün, tüm Türkiye hatta tüm orta doğuya ihraç edilmesi romantizmi üzerinedir.
Haksızda değiller, nede olsa Küba’yı 1898-1899 savaşı ile İspanyol işgalinden kurtaran da ABD’dir. Ancak Küba’nın üçte biri 1901 tarihli anlaşmadan beri hala Amerikan işgalindedir. Meşhur Guantamano toplama ve filtre kampı Küba’dadır. Küba’nın Amerika ile doğrudan tek savaşı, sınırdaki dikenli teller boyunca en uzun bayrak direğini dikme yarışıdır. Amerikalı ay’a bayrak dikmişken, Küba’nın ahmakları, yankee’lere nispet, metrelerce boyunda bayrak direği dikerek Küba’yı ve devrimi yücelttiğini sanmaktadır.
Gel de şimdi bunu bizim şehirli romantik sosyalistlere anlat. Türk solunun sorunu gerçeği bilmemek değil, bildiği doğruları saklamaktır. Toplumu tepeden inmeci yöntemlerle değiştirmek istedikleri için, onun üzerinde bir zümre olarak konumlanma histerileri uğruna kendilerini halka, sürekli aşağıladıkları halkı da kendilerine düşmanlaştırıp, yabancılaştılar.
Sol eğilim, silahlı muhalefeti reddetmediği için de memlekette demokrasinin yerleşmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaya devam ediyor. Ülkenin diğer solculuk türleri ise sadece kendi etnik ve mezhep gruplarının çıkarlarını yürürlüğe koyabilmek için, sol literatürün evrensel değerler ve siyaset manzumesini kullana geldiler. Yani sadece kendilerine demokrat, kendilerine solcu, ilerici, çağdaş, cumhuriyetçi, kendilerine vesaireler.
Resim baskılı tişörtlerden, sabun tozu markasına kadar kapitalizmin oyuncağı olmuş ‘’Che’’ markası ile avunup duran Türk solu, sorunları çözmüyor; sömürüyor. Doğuda arzu ettikleri gerçekleşirse eğer Kürt milliyetçilerinin kurtulmak isteyecekleri ilk zümre zaten Türk solcuları olacaktır.
Gel gelelim Amerika hala aynı Amerika ancak Küba ile Kürdistan aynı coğrafyalar değil. Küba devrimine özenen bir başarı öyküsü buradan çıkmaz. Belki en büyük neden Kürt halkının ta kendisidir. Kürtler kanun koyup uygulayacak kapasitede, yani devlet kuracak gelenekte/yetenekte değiller. Kendi başlarına bırakıldığında hiç bitmeyen iç savaş girdabına sürüklenmeleri sadece anlık bir meseledir.
Üretim yapmayan halklar kaderlerini nasıl ellerine alsınlar? Sadece bilinçli olarak uyguladıkları biyolojik nüfus üretimi ile mi? Dış destekli bir Kürt devleti kurulsa bile bu devlet, Kürt olmayanlara karşı olduğu kadar kendi halkına da baskıcı, zorba bir tiranlıktan bir adım öteye gidemeyen garabet bir şey olacak.
Petro-Dolar eğrisi ile zenginleşme ise ancak ham bir hayal. Çünkü çevresi ondan nefret eden ülkelerle çevrili bu devlet, kazandığını da silaha yatırmak zorunda kalacak. Silah’a yani Batı’ya. Kaldı ki hammadde satışı ile zenginleşebilseler Irak-İran-Rusya vb ülkelerin halkları zenginleşebilirdi. Amerika, Irak’ı birkaç parçaya bölerken, Irak Kürdistan’ına askeri üsler kurup, silah satmaya başladı bile.
ABD’nin bölgeden çekilmesi de maalesef sorunları çözmüyor. Dünya jandarması Amerika, bölgedeki dengeleri koruyan bir güç çarpanı. ABD’nin orta doğudan çekilmesi demek herkesin herkesle düşman olması demek. ABD jandarmalık görevini yaparken aynı zamanda bunun faturasını da ödeyen bir ülke, Rusya ise, Gürcistan ve Ukrayna antrenmanından sonra Amerika’ya özenerek Suriye meselesinde küresel aktörlüğe soyundu. Ancak bunun maliyetini karşılayabilecek mi veya fakir ve yıkılmış Suriye’den bu faturayı ödemesini talep edecek mi bu da ayrı bir nokta.
ABD ile Rusya arasındaki tezat daha taraf seçimlerinden itibaren başlıyor, Rusya, Esat gibi bir kutbu seçerken, Amerika küçük aktörler ile oynamayı tercih ediyor. Bu klasik taktik hareket ABD’yi olayların merkezine çıkamayacağı kadar sürüklenmekten korurken, diğer yandan tahterevalli örneğindeki gibi bölgeyi yapılandıracak anahtarı kaldıraç yolu ile geçirebileceği kanısını uyandırıyor. Amerika Kürt kartını bırakmayacakken, Rusya da Esat rejimini elinden kaymasına izin vermeyecek. Türkiye ise güney sınırındaki Kürt ve Şii kuşatmalarını da yarmak niyetinde.
Bölgeyi bütün figüratif karakterlerine siyasal egemenlik alanı açarak atomize etmek isteyen batı’nın tezadına, Türk dış politikası bölge siyasi haritasının bir merkez etrafında bütünlük arz ettiği takdirde barış ve huzura sahip olabileceği tezini savunmakta. Bu anlamda Rusya ile hemfikirler.
Dünya 5’den büyüktür metaforu ile bir 6’ncı olarak sisteme eklenmek isteyen Türkiye’nin önünde fazla bir seçenek yok, en önemli meselesi olan devletin siyasal revizyonu ile başkanlık sistemini ve iki meclisli parlamentoyu kurmak zorunda. Bu konuda vereceği kararlar geleceğini son derece etkin olarak ipotek altına alacak. Türkiye de ‘’başkanlık’’ sistemine geçiş istenci ve doğunun beklenen lideri muhayyilesi üst üste örtüşüyor. Güneyde büyük bir savaş yürütmek için konjonktürü uygun bulan Türkiye’nin orta doğuda yürüteceği askeri-politik harekâtlara da ışık tutacak mahiyette.
Türkiye’nin sorunlarını büyüyerek aşmak dışında başka alternatifi gözükmüyor. Özellikle Kürt meselesinde, sorunu önemsizleştirmek için sınırlarını genişletmek zorunda. Bu hali ile sorunun mevcut dengeler içinde çözülmesinin imkânı yoktur. Nispeten küçük yüzölçümüne sahip Türkiye’de etnik farklılığa dayalı federal yapı yürütülemez, ancak sınırlara Irak veya Suriye’nin bazı Kürt ve Arap bölgeleri dâhil olduğunda, yani etnik çeşitlilik artırıldığında belki uygun düşebilir.
Türkiye, doğu ile hesaplaşmasının ikinci perdesini açmak üzere hazırlanırken, tıpkı 1nci cihan harbi sırasında sorulan sorunun aynısı yeniden akıllarda; Türkiye bu savaşan canlı çıkabilecek mi? Geçmişe göre elbette çok daha güçlü bir ülke Türkiye. Ancak halledemediği ve sürekli gerilim üreten birçok iç ve dış sorunla aynı anda uğraşmak zorunda.
Türkiye devletinin, Kürt meselesindeki çözüm ortakları, danışmanları ve siyasal ekibi de gayet yeteneksiz, bilgisiz ve öngörüsüzdür ki işleri bu minvale sürüklenmesine karşın elle tutulur hiçbir öneri getirememişler, sadece kaynak ve zaman israfı demek olan ve amatörlerin yolu olan ‘’deneme-yanılma’’ usulünü sürdürmüşler. Eskilerin tabiri ile heybetli dağları tüketen yalnızlık değil, içerde uğuldayan iniltilerdir desek yeridir.
Savaşamayanın kaybettiği, coğrafyanın savaşmak için olduğu orta doğuda ulusal çıkarları yönünde hareket ettiğini söyleyen Türkiye’yi jeo-politik konumu savaşın kaderine hapsediyor. Askeri seferler daha büyük bir siyasal hedefin ele geçirilmesi uğruna yapılırlar. Bu bakımdan askeri çatışmalar insan ilişkilerinde en fazla ticari ilişkilere yakındır.
Pazarlıklar da çatışmalar da sürüp gidiyor. Doğu, kendisini düzene koyacak birini bekliyor. Küresel hegemonya güçleri, evrensel yani herkes için iyi ve geçerli olduğunu öne sürdüğü mekân ve zaman anlayışına bağlı kuramlar ile harekete geçer. Ama aslında hepsinin sonuca varma biçimi aynıdır; bana teslim olun, ancak ben hâkim olduğumda sizlere barış ve refah gelecektir diye buyurmaktalar. Hedeflediği coğrafyaya tamamen sahip olamayan hiçbir ideoloji, hiçbir din, hiç bir siyaset, o bölgede karşı görüşe sınırsız hayat hakkı tanımaz ve dolayısıyla kati barışı da getiremez.
Doğu birini bekliyor! Evet, ama bu kim olacak, şimdilik bilinmiyor.
Hatko Vural'ın yazısının hayran olunacak tarafı nerede bende anlasam keşke. Okunan kitaplardan bol alıntı yapılınca güzel yazı mı oluyor? Birde uzun cümleler olunca.
Türkiye ve dünya gündemi öyle taraflı yazılar yazmakla çözümlense çok kişi makale oscarı alırdı. Daha çok fırın ekmek yemesi lazım bence H.Vural'ın.
Bravo genç arkadaşım! Ufuk açıcı ve ezber bozan yazınızı büyük ilgiyle okudum.
Çerkes gençlerinin ülke ve dünyayla ilgili bu derece kendine özgü işlenmiş yorumlarını görünce içten içe seviniyor, mutlu oluyorum.
Okumaya değer bulduğum için paylaşıyorum, aşina olmadığım benim için öğretici bir perspektif.
21 Ekim 2016 Cuma Saat 19:11