

Soğuk Savaş yıllarına dönelim.
Dört pencereden Doğu Avrupa’ya (o zamanlar doğu ve batı vardı) bakmaya çalışalım. Her pencere bir bakış açısını temsil etsin.
Birincide sıradan Doğu Avrupalı kendi tarihine ve kimliğine… İkincide Stalinci Doğu Avrupalı yönetimler kendi bölgelerine… Üçüncüde Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’ya baksın… Dördüncü pencerede Batılı bir tarihçi Doğu Avrupa’yı yorumlasın.
Birinci Pencere: Sıradan Doğu Avrupalı kendi kimliğine bakıyor
Doğu Avrupa için “Batı” çıpaydı.
Avrupa ve “Batı” eş anlamlıydı. Avrupa coğrafi olmaktan öte bir anlam taşıyordu.
Avrupalı – ve elbette Batılı – olmaktan çıkmış bir Polonyalı, Çek veya Macar yolundan sapmış, kimliğini yitirmiş sayılırdı.
“Ekim Devrimi Rusya’da bir sosyalizm biçimi yaratmayı başardı” diyordu Doğu Avrupalı.
Ama Marksizm-Leninizm’in Doğu Avrupa’da kök salmasına olanak yoktu. Zira yabancı bir güç – Kızıl Ordu – tarafından dayatılmış bir işgal rejimiydi.
İkinci Pencere: Stalinci yerel yönetimler Doğu Avrupa’ya bakıyor
Sosyalizm sayesinde gelir dağılımında adalet sağlanmış, hayat standardı yükselmişti.
Batının olmazsa olmazı uyuşturucu bağımlılığına, suça, şiddete, işsizliğe, evsizlere burada rastlanmıyordu.
Doğu bloku ekonomilerinin bozulduğu geç 1970’lere kadar kişi başı kamu harcamaları ve günlük protein tüketimi gibi göstergeler esas alındığında bölge ülkelerinin bir kısmı – Sovyetler Birliği ile birlikte – dünyada ilk on arasına giriyordu.
Üçüncü Pencere: Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’ya bakıyor
Doğu Avrupa tarihinin itici gücü hep despotizm ve sömürü olmuştu.
Kızıl Ordu – işgal bir yana – Doğu Avrupa’yı kendi mirasından kurtarmıştı. Tarihi süreci hızlandırmış; faşizmi, feodalizmi ve saldırgan ulusçuluğu tasfiye etmişti.
Gurur duyulan sosyal ve ekonomik dönüşümlere gelince… Sosyalizmin “yukarıdan devrimleri” olmadan hiçbiri başarılamazdı.
Dördüncü Pencere: Batılı bir tarihçi Doğu Avrupa’ya bakıyor
İngiliz tarihçi Hugh Seton-Watson’a göre Doğu Avrupa’nın tarihi arka planında otoriterlik ve şovenizm vardı.
Bunun iki istisnası vardı: Polonya ve Masaryk Çekoslovakya’sının Çek toprakları.
Doğu Avrupa sosyalist boyunduruk altına girdiği günlerde Rusya’ya, hatta Asya ülkelerine benziyordu.
Kısacası, Sovyet hegemonyası bu tarihsel sürecin uzantısı, doğal sonucuydu.
Watson bu yorumu 1951 yılında yapmıştı. Çoğu Batılı tarihçi büyük ihtimalle ona katılırdı.
Tartışılmaz olan…
Doğu Avrupa sivil toplumuna göre sosyalizm öncesinde belirleyici olan ulusal bağımsızlık ve Avrupa ile kültürel bağlardı. Ne otokrasi ne Rusya yandaşlığı…
Tartışılabilir…
Tartışılmaz olan, Doğu Avrupa’da yönetenlerle yönetilenler arasında sayısız çelişkiler bulunduğuydu. Bunlardan biri tarih yorumuydu. Ve bu çok önemli bir damardı.
Tartışılmaz olan işte buydu!
Sayın Kurmel, Doğu Avrupa sivil toplumu konusunda ezbere değilde kuramsal okuma yapmak lazım sanırım. Ben 3 kaynak pdf dosya olarak buldum ınternetde.
1) http://library.fes.de/pdf-files/bueros/tuerkei/08060.pdf
2)http://www.ozgurtoplumundegerleri.com/res/Omer_Caha_Liberal_ve_Sosyalist_Ulkelerde_Sivil_Toplum.pdf
3)http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1626/17440.pdf
Birde sizin geçen yıl çevirisini yaptığınız J.DEMPSEY makalesi çıktı karşıma. http://cherkessia.net/news_detail.php?id=6595
Baki selamlarımla.
Aytek bey kuramsal veya jeopolitik yorum yapamayacağıma göre içimden geçenleri söyleyim o halde.
Doğu Avrupa her daim Rusya'ya muhaliftir, güzelliği buradadır. Naziler ve komünistlerle ilgili nefret kıyaslaması yapılacak olursa komünizm nefretleri Nazi nefretlerini on defa sollar bu ülkelerin.
Komünizm illetini anlamak adına ziyaret edilmelidir. Ya da cihangir, konur sokak, kadıköy nazım hikmet takılan arkadaşları yönlendirmek gerekir.
Selamlar.
Aytek hocam bir müddet ara girdi yazılarınızı özlemişiz. Avrupa siyasi tarihinde daha sizden öğreneceğimiz çok şey var.
selamlar.
