Sn. Fahri Huvaj'ın facebook'ta yer alan 24 Nisan 2017 tarihli yazısını, cevabımı, Fahri beyin karşı yazısını ve benim karşı cevabımı, değişik görüşleri ve bunların karşılaşmasını kendi okuyucularıma sunma ve bilgilendirme amacıyla aşağıya alıyorum.
Takdir okuyucularındır.
***
Fahri Huvaj,
ATASÖZLERİMİZİN REHBERLİĞİNDE DOĞRU YAKLAŞIM
“ÇERKES HALKININ “ULUSAL YOK OLUŞU” KAÇINILMAZ MI? HİÇ KURTULUŞ OLASILIĞI YOK MU?” biçiminde bir soru ile kendi özel/ulusal sorunlarımızı gündeme getirmeye çalışmıştım.
Soruya üç kategoride yanıt verildiği söylenebilir; kimi açıktan, kimi ima ile kimileri de örtülü ve sessizce.
Birinci gruptakiler, çoğu sessizce, içinden, kimi de ima yollu, örtülü biçimde şöyle diyorlar:
“Evet, ne yazık ki, yok oluş kaçınılmaz. Her fani gibi milletler de fani, onların da bir vadesi var. Dünyanın en eski halklarından biri olarak bizim de artık vademiz dolmuş, sonumuz yaklaşmış olmalı. Baksanıza 30 yaş altı gençlerimiz, çocuklarımız artık anadilimizi bilmiyor. Onların çocukları nasıl bilsin ki!? Ayrıca her kafadan bir ses çıkıyor, anlaşamıyoruz, birleşemiyoruz, birimizin yapmaya çalıştığını birimiz yıkmaya çalışıyoruz vb…”
İkinci grup da aynı şekilde; çoğu sessiz, kimi örtülü kimi açık olarak şöyle bir yaklaşım sergiledi; “hiç öyle “millete ömür biçip enseyi karartmaya”, umutsuzluğa düşmeye gerek yok. Aslan gibi gençlerimiz var, çok daha bilinçli, eğitimli yetişiyorlar, Çerkes halkı asla yok olmayacaktır, hiç korkacak bir durum yoktur vb…”
Üçüncü gruptakiler de; “evet, sorunlarımız var ama çözüm potansiyelimiz de var, bir şeyler yaparak sorunlarımızı çözebiliriz, hem umutsuzluğa hem de rehavete kapılmayalım.”
***
Birinci gruba yönelik olarak denilebilir ki; Evet, sorunlar var ama sorunların varlığını kavramak, onları tespit etmek, çözüm üretmenin ilk adımı değil mi?! Aksi halde sorunları tespit etmenin, onları sayıp dökmenin, ağlayıp sızlamanın ne anlamı olabilir!?
Bir atasözümüz;
«Gur k’uedme şır jerkhım; Гур кІуэдмэ шыр жэркъым /
Гур кІодымэ шыр чъэрэп; Gur k’uedıme şır ççerep»,
Yani; “umut tükenirse at koşmaz” der. Türkçe’de de benzer atasözleri vardır. “Çıkmamış candan ümit kesilmez”, “Allah’tan umut kesilmez” gibi.
Evet, gerçekten umudumuzu yitirirsek baştan yenilgiyi kabul etmiş oluruz ve yok oluştan kurtuluşu asla başaramayız. Ama umudumuzu yitirmezsek, sorunlarımızı en acıtıcı, can yakıcı, en doğru, en çıplak, en yalın biçimleriyle tespit eder, her birine uygun ve geçerli çözümler üretmeye çalışabiliriz. Derler ya; “ölümden başka her şeyin çaresi vardır”. Biz de anadilimiz başta olmak üzere ulusal yok oluşu önlemek için çareler üretebiliriz.
Hatırlayanlarımız olacaktır, 27-29 Eylül 2013 tarihlerinde Ankara’da yapılan 2. Dünya Adıgece konferansına Noam Chomskiy bir mesaj göndermişti. O mesajda çok ilginç bir örnek paylaşmıştı bizimle.
Eskiden doğu kıyı ve güneydoğu Massachusetts'de konuşulan bir Kızılderili dili olan Wampanoag dilini konuşan son kişi olduğunu öğrenen genç bir kadın, “demek bu dil şimdi benimle birlikte yok olacak ha!..” diyerek, bundan büyük bir tasa ve sorumluluk duyarak, bu dilin yok olmamasını sağlamak için kolları sıvadı. Önce evlendi, wampanoag dilini kendi kızına öğretti ve artık iki kişinin anadili oldu. Sonra da uluslararası yardım ve destek olanaklarını araştırıp değerlendirerek Wampanoag dilini yok olmaktan kurtardı.
Bizim rahmetli Tevfik Esenç de öyle yapabilir miydi acaba?! Yoksa bu konuda kadınlar mı daha güçlü, kararlı ve başarılı olabiliyorlar?
Evet, bence de bu konuda kadınlar çok daha güçlü ve kararlı davranabilir, başarılı olabilirler. Bizim kadınlarımız da atalarımıza, tarihimize karşı böyle bir sorumluluk duyabilirlerse ve iş edinirlerse eminim ki, ne yapıp eder, çocuklarına anadilimizi öğretmenin mutlaka bir yolunu bulabilirler. Ninelerden dedelerden daha çok yararlanabilirler, Anavatan’dan yardımcı, eğitmen getirtebilirler, Anavatan’la daha çok ve daha yakın ilişki kurabilirler, tatillerini Anavatan’da bir köyde geçirmeyi alışkanlık haline getirebilirler, okul, kurs olanaklarını daha etkili biçimde değerlendirebilirler vs…
Demek ki, umudu kaybetmemek, “enseyi karartmamak” gerekiyor.
Tamam ama onu öyle deyip bırakmanın, “biz yok olmayız, korkmayın” demenin de sakıncaları, riskleri var.
Yigu mık’ueduw yi wunağuer k’uedaşş; Игу мыкІуэду и унагъуэр кІуэдащ /
Ыгу мыкІодэу иунагъо кІодыгъэ; Yıgu mık’uedew yiwunağue k’uedığe»
Yani; “umudunu kaybetmeden ocağı battı” derler. Bu duruma düşmemek için de rehavete kapılmamak gerekir.
Demek ki, çözüm üçüncü grup olarak ifade ettiğimiz orta yoldadır; ne umutsuzluğa ne de rehavete kapılmayalım. Her sorunun mutlaka bir çözümü vardır. Sorunlarımızı bilelim, her birine çözüm bulmak için çaba gösterelim, duyarsız olmayalım, boş vermeyelim.
Tabii, “Çerkes halkı var olmuş yok olmuş, umurumda değil. Yeter ki, bulunduğum yerde iyi yaşayayım, benim dediğim geçerli, egemen olsun, yeter” diyenler varsa, ulusal var oluşa engel olmaya, yok oluşu hızlandırmaya kalkmadıkları sürece onlara da karşı olmayalım, kapılarımızı kapatmayalım, derim. Bakarsınız, onlar da bir gün belki “titreyip kendilerine dönerler”.
***
Hapi Cevdet Yıldız,
Sayın Huvaj, imamlık günlerinden kalma olmalı nasihat, öğüt sözleri sıralıyor. Dönüş konusunda da aynısını yapmıştı. Dikkat ettim, aradım, Sayın Huvaj'ın dedikleri içinde tek bir politik sözcük yok. Rus'u, Türk'ü ya da Arap'ı kızdıracak, incitecek sözcük yok. Politik talepler yok.
Adıgeler Rusya'da üç cumhuriyette yaşıyorlar. En kalabalığı Kabardey, orada da evlerde, aile içinde Rusça konuşulmaya başlandığı yazılıyor, ama politik çözüm önerileri yok. "Anadili evde konuşulsun, çocuklara öğretilsin", özetle denen bu. Hayalci öğütler bunlar.
Anayasalarına göre Adıgeyce ve Kabardeyce Rusça yanında ikinci 'resmi dil' ama Rus uygulattırmıyor. Rusça öğrenilmesi ve kullanılması zorunlu bir resmi dil. Kabardeyce tedavülden kalkan bir dil. Kullanılması isteğe kalmış bir dil. Bu gibi konularda, Adıgece de kullanılması ve öğrenilmesi zorunlu bir resmi dil olsun diyen var mı?
Yok. Çünkü böyle bir talep öne sürülürse Rusun işine gelmez, talebi öne sürenin maması kesilir, herhalde Sayın Huvaj da işini yitirir, Kabardey enstitüsünün kapısı önüne konur. Bari kişi birşey yapamıyorsa, susabilir. Kitleleri yanıltmaya çalışmaz. Sayın Huvaj, yakışmıyor. Gerçekçi öneri öne sürmekten, dil kavgası verenlere katılmaktan korkuyorsanız bari susun ve gençlere zarar vermeyin. Lütfen...
***
Fahri Huvaj,
Sn.Hapi, 1) Siz, Antalya parkında sohbet ederken bile Çerkesçe konuşmamızdan veya Çerkeslikten söz ederken sesimizi yükseltmemizden korkarken, ya duyan olursa, diye ödünüz koparken ben iyi kötü bir ulusal-politik mücadelenin içindeydim ama benim politik mücadelem Çerkes halkının kendine gelmesine, siyasal, yasal, insani, demokratik haklarına sahip çıkmasına katkıda bulunmaya yönelikti. Bu amaçla önce İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nde, Fındıkzade’deki, Kocamustafapaşa’daki, Şişli’deki vb yerlerdeki bekar evlerimizde, ardından da “Kamçı – Aylık Siyasi Gazete” ile donanımımızı ve mücadelemizi yükseltmeye çalışıyorduk. Ardından Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nde, “Yamçı - Aylık Sosyo-kültürel Dergi”, “Nartların sesi” gazetesi, “Kafdağı” ve son olarak da “Nart” dergisi çizgisinde politik ve sosyal mücadelemizi sürdürmeye çalıştık.
Siz ise bu süreçte rahmetli Çüşha İzzet Aydemir ağabeyimizin büyük özverilerle çıkardığı mütevazı “Kafkasya – Kültürel Dergi”de, suya sabuna dokunmayan yazılarınıza bile kendi adınızı/imzanızı koymaktan korkuyordunuz.
Ama siz politika denilince (bazılarına sonradan dahil olduğunuz) moda fraksiyonların sloganlarını atmayı, onların söylediklerini tekrarlamayı, onlarla birlikte bağırıp çağırmayı anlıyorsanız, evet, o politikalar/eylemler içinde değildim, değilim.
Politika dediğiniz, benim anladığım kadarıyla; sahip olunan imkân ve kabiliyetleri, potansiyelleri belirli bir amaca yöneltebilme, yönetebilme ve sonuç alabilme sanatıdır. Çerkes halkının yok oluştan kurtulması için benim önerimden, yaptıklarımdan farklı, daha doğru, geçerli, kalıcı, etkili bir çözüm öneriniz, politikanız var ise açıklayın, ben hemen bir nefer olarak katılmaya hazırım.
2) Anavatan’da Adıgelerin üç ayrı cumhuriyette yaşadıkları her halde kimse için sır değildir. Adıgey ve Khaberdey-Balkhar Cumhuriyetlerimizde Rusçanın yanında ADIGECENİN İKİNCİ RESMİ DİL dil olduğu da bilinmektedir. Bu cumhuriyetlerimizde Adıgece resmi dil olarak kabul edilmiyor olsaydı, bunun için Cumhuriyet yönetimlerimiz ve Rusya Federasyonu yönetimlerine karşı demokratik, politik bir mücadeleden söz edilebilirdi. Şimdi Anayasa’da ve yasalarda Anadilimiz resmi dil olarak kabul edildiğine göre ne için kime karşı mücadele etmek gerekir? Her halde mücadelenin yöneltilmesi gereken amaç, herkesin Rusçayı gayet iyi bildiği ve Rusçaya alıştığı bu ortamda halkta bir Anadil talebi yaratmak olmalıdır değil mi?!
İşte ben de bunun için “hariçten gazel okumak” yerine, Anayurduma döndüm. Her fırsatta; yazarak, konuşarak Anadilin anlam ve önemini anlatmaya, halkta demokratik bir talep yaratmaya yani ANAYASA VE YASALARDA TANINMIŞ OLAN ANADİL HAKKINI kullanmaya teşvik etmeye çaba gösteriyorum. Ama bunu sağlamanın da en etkili yollarından birinin, Rusça bilmeyen diaspora Adıgelerinin gruplar halinde anayurda dönüş yapmaları olduğunu gördüğümden, hem diaspora Adıgelerinin yok oluştan kurtulmaları hem de Anayurtta mevcut hakların daha etkili kullanımı ve gerekiyorsa yeni haklar talep edilmesi için Anayurda Dönüşü savunmaya, anlatmaya çalışıyorum. Yineliyorum; sizin daha doğru, etkili, geçerli bir çözüm öneriniz varsa, buyurun, söyleyin, katılalım.
3) Sn.Hapi, biz Anayurda Dönüşü “Rus’un işine” gelip gelmeyeceğini gözeterek ortaya atmadık, savunmadık, savunmuyoruz. Ama elbette, önemli olan amaca ulaşmak ise bunu “Rus’un da işine gelebilecek” yönleriyle öne çıkarmak zorundasınız. Başka deyişle ben bugün savunduklarımı “Kabardey enstitüsün”de çalışmadan önce de savundum, hala da savunuyorum. İşten atılma korkusu, bizim ilk gençlik yıllarımızda sizde gördüğümüz bir korkuydu. Ben Anayurdumda zaten çalışma yaş sınırının sonuna gelmek üzereyim. “Kabardey enstitüsünün kapısı önüne konulmak” gibi bir tasa içinde olmam söz konusu olabilir mi!? “Bari kişi birşey yapamıyorsa, susabilir” tespitiniz tam da sizin için geçerli bir tespit. Bu öğüdünüze uymanızı öneririm. Halkınızın geleceğini kurtarmak için bir öneri ortaya koyamıyorsanız, bari ortaya konulan öneriye engel olacak şeyler söylemeyin, susun, gölge etmeyin. “Kitleleri yanıltmaya”, Anayurttan soğutmaya, morallerini bozmaya çalışmayın. Ama sizin yaptıklarınız, tavrınız için ne yazık ki, ben size “yakışmıyor” diyemeyeceğim.
***
Hapi Cevdet Yıldız
Sayın Fahri Huvaj, zahmet edip uzun bir cevap yazısı yazmışsınız, ben de uzun yazayım.
1) Şöyle diyorsunuz: " İşten atılma korkusu, bizim ilk gençlik yıllarımızda sizde gördüğümüz bir korkuydu" diyorsunuz. Acaba?.. 1967 yılında Antalya Aksu İlköğretmen Okulu’nda öğretmenliğe başladım, TÖS'ün (Türkiye Öğretmenler Sendikası) 1969 yılında yaptığı 4 günlük öğretmen boykotu çağrısına okulumdan tek kişi olarak katıldım. Benden önce okulumuzda ikişer üçer yıl arayla takipler yapılmış, "solcu" diye birçok öğretmen cezalandırılmış, sağa sola sürülmüştü. Değil boykota katılmak, korkudan kimse ağzını açamıyordu. Ben de Aksu İlköğretmen Okulu’ndan Kumluca Ortaokuluna sürüldüm. Bunları biliyorsunuz.
Korkak olduğum için boykota katılmış olmalıyım... Boykota katılmış olma nedeniyle Kenan Evren paşamızın 13-14 yıl sonra açtırdığı soruşturma sonucu üç günlük maaş kesim cezası aldım, lise müdürlüğüm de gitti.
1969 boykotu nedeniyle ifademi almak üzere Ankara'dan gelen Bakanlık müfettişi, söyleşimiz sırasında Çerkes olduğumu ve okuldaki düzeni korumaya çalıştığımı, yanlış uygulamalara karşı çıktığımı, örneğin haksız ve dengesiz bir biçimde toplu bir disiplin uygulaması sonucu öğrencilerin cezalandırıldığını, yasa dışı eylem ve tepkiler ortaya koymaları tehlikesinin oluştuğunu ve bunu önlediğimi, öğrencileri yasal yola soktuğumu, sorunun benim öncülüğümde Valilik eliyle çözüldüğünü öğrendi. Olay, bir öğretmenin dengesiz sözleri sonucu oluşmuş, öğrenciler kınama amaçlı akşam yemeğini yememişler, bu nedenle birkaç son sınıf öğrencisine başka okula sürgün cezası verilmiş, daha az suçlu bulunan bir bölüm öğrenciye 15 gün, üçüncü grup öğrenciye de 10 gün okuldan uzaklaştırma cezası verilmişti. Mezuniyet sınavlarına 11 gün kalmıştı. 15 gün ceza alan öğrenci dönem kaybına uğruyor, başka okula sürülen ve daha suçlu bulunan öğrenci, yeni okulunda sınavlara girebilecekti. Okul yönetimine bu dengesizliği anlatamamıştım. Valilik cezalaraı 10 güne indirdi ve hak kayıplarını önledi.
Öğrencileri yatıştırmaz, susup bir kenara çekilebilirdim.
Ayrıca baş müfettiş, hemşehrim rahmetli Dr. Cemil Tamzok'un aile dostu çıktı. Müfettiş bana açıktan "başka işim çıktığı için okula gelmedim" diye yaz dedi, ama ben boykota katıldığımı inkâr etmedim, yazdım. Müfettiş "gerekli görülürse yeniden soruşturulabilir, kesin bir kanaate varamadım" diyerek beni korumak istemiş olmalı. Korkak ve hacıyatmaz biri olsaydım, herhalde müfettişin dediğini yapıp sorumluluktan sıyrılabilirdim.
2) " Adıgey ve Khaberdey-Balkhar Cumhuriyetlerimizde Rusçanın yanında ADIGECENİN İKİNCİ RESMİ DİL dil olduğu da bilinmektedir. Bu cumhuriyetlerimizde Adıgece resmi dil olarak kabul edilmiyor olsaydı, bunun için Cumhuriyet yönetimlerimiz ve Rusya Federasyonu yönetimlerine karşı demokratik, politik bir mücadeleden söz edilebilirdi. Şimdi Anayasa’da ve yasalarda Anadilimiz resmi dil olarak kabul edildiğine göre ne için kime karşı mücadele etmek gerekir?” diyorsunuz.
Çok güzel tarif etmişsiniz. Bravo size. Adıgece "resmi dil olduğuna göre, mücadeleye, talebe gerek kaldı mı ki?" diyorsunuz. Ve ilâve ediyorsunuz: "... amaç herkesin Rusçayı gayet iyi bildiği ve Rusçaya alıştığı bu ortamda halkta bir Anadil talebi yaratmak olmalıdır değil mi?!" diyorsunuz.
Yakışmıyor Huvaj, çocuklara masal mı anlatıyorsunuz yoksa hayal denizinde mi kulaç atıyorsunuz?..
'Herkesin Rusça konuştuğu', Bırsır Batırbıy gibi ünlü prof.larımızın bile "Bize Rusça lâzım" dediği bir ortamda, "Mı sivnuk ṡık'ur ğeşeğonı, zı adıgabze guşıe kıximığahev vırısıbze meguşıe. Cıre ćalexer bo uşıx, yecağexev keĥux" (Bu sivnukçuğum [Rusça 'oğulcuğum'] bir harika, tek bir Çerkesçe sözcük karıştırmadan Rusça konuşabiliyor. Şimdiki çocuklar bir harika, çok akıllı, çok zeki, okumuş [Rusça bilir] olarak doğuyorlar). Böyle bir ortamda anadil talebini nasıl yaratacaksınız?..Anadili eğitimini zorlayan bir yasa hükmü var mıymış?..
Umalım iş bitmiş olmasın...
"Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya". Sizin sözleriniz de onun gibi birşey. Teslimiyetçi...
3) Anayasa ve yasalarda tanınmış olan anadil hakkı" diyorsunuz. Muğlak, her yana çekilebilir birşey bu, ne gibi bir hakmış bu? Adıgey eski Başı [Łıŝha] Thakuşıne Aslan da şöyle diyordu: "Cumhuriyetimizde Adıgece öğrenmek isteyeni engelleyen bir yasa hükmü yok".
Soralım, Adıgece öğrenmek istemeyeni engelleyen bir yasa hükmü de var mı, yok. Peki, Rusça öğrenmek istemeyeni engelleyen bir yasa hükmü var mı, var: Herkes Rusça öğrenmek zorunda. Bu yasal zorunluluk nedeniyle herkes Rusça öğrenmiş ve konuşuyor. Zavallı anadilleri...
Bu durum, Adıgecenin kâğıt üzerinde 'resmi dil' olduğunu (bir yaptırımı bulunmadığını) gösteriyor. Papa'nın bir manga İsviçreli askerden oluşma bir ordusu var. Anadili de o düzeyde. Yani, gerçek resmi dili (Rusça) ve uyduruk resmi dili (Çerkesçe) görüyoruz.
Başka bir iki uygulama örneği sunayım: Hindistan'da Puducherry toprağı, burası parçalı, birkaç parçadan oluşan bir özerk birlik toprağı. 1,2 milyon nüfuslu. Resmi diller Tamilce, İngilizce, Malayalamca (Mahé'de), Teleguca (Yanam'da) ve Fransızca. Her dil kendi ilçesinde yazışma ve eğitim dili olarak kullanılıyor, ilçeden ilçeye ya da başka dilde konuşan bir ilçeden merkeze yazı yazıldığında İngilizce kullanılıyor.
Kabardey'de ya da Rusya'da böyle şey var mı? Korumacılık böyle olur Fahri bey. Kabardeyce bir eğitim dili bile değil, eğitim dili Rusça. Anayasa kâğıt üzerinde.
İspanya'da resmi dillerin hepsi kendi bölgelerindeki okullarda zorunlu eğitim ve resmi yazışma dili. Yargı o dillerde yapılıyor. O dilleri, örneğin Bask yöresinde Baskçayı bilmeyen bir avukat, mühendis veya hekim çalışma izni, ruhsat alamıyor.
Anadili böyle korunur. Koruma altına alınacak dil büyüğünki, Rus'unki değil, küçüklerin dili. Bunu görmemek politik olmamak demektir. Politik olmak gerekir Fahri bey, ayıp değil.
Thakuşıne Aslan'ın dediğine bir İlave yapayım, Türkiye'de de Çerkesçenin öğrenilmesini engelleyen hiçbir yasa hükmü yok. Hiçbir ülkede böyle bir hüküm yok.
Sovyetler Birliği'nin son (Gorbaçov) döneminde anadillerinin zorunlu eğitim dili yapılmaları öngörülmüştü. Örneğin, 1-4 sınıflarda anadili eğitimi başlatılmıştı. Ama şimdi yok...
Hemen her ülkede geçerli olan uygulama şöyle: 10 öğrenci velisinin talebi olursa anadili seçmeli ders dili olarak okulda okutulabiliyor. Bu da yabancılar ve azınlıklar için. Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey- Balkar’da Çerkesler azınlık değil, temel/kök halk. Asıl/ yerli halk.
Gorbaçov sonrasında Rusya'da iktidar milliyetçi Rusların eline geçti, sonuç ortada. Anadilleri istenmeyen diller kategorisine atıldı.
Zorlamazsan ve çözümü, zorlayıcı bir yasal temele dayandırmazsan yokoluş kaçınılmazdır. Siz bu zorunluluğu es geçiyorsunuz. Türkiye ve Ürdün örnekleri ortada. Çerkesçenin okulda okutulduğu İsrail başarılı örneği de ortada. Bütün bunlar, beğenelim beğenmeyelim, politik şeyler. Devlet politikaları sonucu. Devletler isteselerdi Çerkesçe Türkiye ve Arap ülkelerinde konuşulur olurdu.
Toplumu (özellikle gençleri ve duyarlı aydınları) aydınlatma ve yönlendirme görevi var. 'Evinizde Rusça değil, Kabardeyce konuşun' demekle bu iş bitmiyor. Teslimiyetçi görüşler terk edilmeli.
Örneğin cesur sesler çıkmaya başladı, sadece Adıgelerde değil, Karaçay'da, Tataristan, Saha Cumhuriyeti ve diğer yerlerde de.
“Halkınızın geleceğini kurtarmak için bir öneri ortaya koyamıyorsanız, bari ortaya konulan öneriye engel olacak şeyler söylemeyin, susun, gölge etmeyin. “Kitleleri yanıltmaya”, Anayurttan soğutmaya, morallerini bozmaya çalışmayın. Ama sizin yaptıklarınız, tavrınız için ne yazık ki, ben size “yakışmıyor” diyemeyeceğim” diyorsunuz.
Kitleleri yanıltan, anayurttan soğutmaya, moralleri bozmaya çalışan kim? Ruslaşmayı eleştirmek ve onu kınamak mı soğutma oluyor? Yukarıda örneklerini sundum. Pislikleri hasır altına süpürmek, kusurları gizlemek mi anayurt sevgisi oluyor?
Korkarım bu gidişle anayurt diye birşey de kalmayabilecek, bu tehlike de var Sayın Fahri bey...
4) Dönüş konusu, Rusya Rus etnik kökenlileri kabul ediyor. Diğerlerini kabul etmiyor ya da iyice kısıtlıyor, aynı sonuca çıkar. Bu gerçek de gizlenmemeli, dürüst olmak gerekir. Sağa sola bükmeden gerçekleri yazmak, havanda su dövmemek gerekir. Her zaman için geçerli dönüş olanağı şöyle: 1. Biri sizi resmi yoldan davet edecek, 2. O kişi ya da başka biri bakımınızı üstlenecek, yani size kefil olacak, 3. Bir yıllık geçici oturma izni alacaksınız, 4. Bir yılı doldurduktan sonra kalıcı oturma izniniz oluyor, 5. Beş yıl sonrasında Rusça sınavında başarılı olursanız size vatandaşlık verilebiliyor, verilmeyebilir de. Resmi prosedür böyle. Kitlesel dönüşe uygun ve özendirici değil. Her ülkede uygulanan, Çerkesleri dikkate almayan bir prosedür. Nasrettin Hoca'nın hikâyesi...
Yineliyorum. Mücadele edecekseniz, mücadelenizi gerçekçi bir temele oturtmalısınız. Cevdet 50 yıl önce Antalya'da yüksek sesle Çerkesçe konuşmaktan korkuyordu, İzzet Aydemir'in dergisinde takma adla yazıyordu...gibisine şeyleri geçin, şahsiyat yapmakla, polemikle bir yerlere varılmaz. Kimin kim olduğuna toplum karar verir. Bundan sonra ne yapılabilecek şey ne ise, ona bakılsın.
Saygılar.