

Aslında dil konusuyla ilgili olarak içimden Adıgey’e hiç dil bilmeden gelen yetişkinlerin sorunlarını anlatan kişisel ve samimi bir yazı yazmak gelmişti.Maykop‘a Adıge dilini bilerek gelmemek hele bireyin bünyesi dil öğrenmeye yatkın değilse insani gerçekten zora sokabilen bir durum. Cümle alemin Adıgebze konuşmadığı Adıge başkentinde dil konusunda kaderinize terkedileceğinizi, zaman zaman düzenlenen kurslarda öğretmenlerin hiç bilmeyen birine nasıl öğreteceğini bilmediğini,dersleri Rusça anlattıklarını yazabilirdim. Kısacası bu özürlü durumu yıllardır bir kitap okuyacak okuduğundan tad alacak oranda giderememenin, yanibaşınızda onca Adıgebze eser dururken okuyacak kitap sıkıntısı çekmenin sıkıntılarını anlatabilir ya da okullardaki Adıgebze eğitim sorunlarını anlatmayı deneyebilirdim ama diaspora tarafından fazla bilinmedik bu önemli konular böylesi tek bir yazıda anlatılabilecek bir husus değildir.
21 Şubat‘ın 1999 yılında UNESCO tarafından Uluslararası Anadil Günü ilan edilmesi nedeniyle dille ilgili diaspora Adıgelerine yönelik asıl ve daha genel kaygılarımı, düşüncelerimi yazmaya karar verdim. Anadiline, çokdilliliğe dünya çapında dikkat çekilmesine; konunun altının çizilmesine gerek bir durum varmış ki Unesco böyle bir karar almıştır.
Anadilde eğitim hakkı Türkiye’de uzun süre tabuydu. Askeri cunta ürünü olan ve hala değiştirilemeyen 12 Eylül Anayasası Türkçe dışında başka bir dili kabul etmemekteydi.Bu sürede diaspora olarak bizler de ister istemez sanki dil ve kültür bazı hak ve kazanımlar,devlet desteği olmadan yaşatılabilirmiş gibi zaman zaman dilin ve kültürün rolünü gereğinden çok abartan eğilimlere yöneldik. Asimilasyonu durduracak politik bir hareket yoktu ,toplum krize girdi, Adıgece köyden şehre göçle prestij kaybetti. Haliyle kurumlar da çözüm olarak dil kurslarını gündeme getirdi.
Olası Çerkes ulusal bilinçlenme hareketi,dil bilenin ön plana çıktığı hiç bilmeyenin ya da kısmen özürlü olanların “daha dilimi bile bilmiyorum, önce dilimi öğrenmem lazım “ diyerek mücadele etmenin start noktasını dil kursları olarak gördüğü bir şekil aldı. Pekçok genç insan belki de dil öğrenene kadar kendini yararsız hissedip geride kaldı.
Aydın çevrelerde bile sanki farklı dillermiş gibi Adigecenin diyalektleri ve Kril-Latin alfabeleri arasında gereksiz tartışmalara girildi.Her defasında asimilasyon probleminin çözümlenmesinde belirleyici rol oynayacağından kuşku duyulmaması gereken politikleşme böylece daha da kan kaybederek kriz derinleşti.
Vatan ve diasporada ortak sorunlar da vardı .Öteden beri hem diasporada hem vatanda Adıge halkının ulusal,kültürel varlığını koruma ve geleceğe taşıma mücadelesi verilmesi gerekirken Adıgelerin iç birliklerini dağıtmak için Abzeh,Kabardey,Şapsığ vb ayırımı yaratmaya çalışan ve bu konuda azami bir çaba sarf edenler oldu.İçimizden kimileri de zaman zaman farkında olmadan bu siyasetin elini güçlendirdiler. İnsanlarımızın kendi diyalektleri yanında, diğer diyalektlerden birini anlayabilmeleri için bir eğitimden geçmelerine bile gerek yokken o diyalekti konuşanlarla kısa süreli yakın ilişki sürdürmeleri yeterliyken mensubu oldukları kendi Adıge kabilesini ve diyalektlerini savunma adı altında aslında Adıgelikle didiştiler.Adıge boylarının farklılıkları üzerinden kurulan denklemlerin bizi aidiyet duygusunun korunması açısından doğru sonuçlara götürmeyeceği yeterince anlatılamadı , anlaşılamadı.
Adıge (Çerkes ) kimliği Kabardey,Şapsığ ,Bjeduğ,Abzeh gibi birçoklarının ortak kimliğidir. Her birinin kendi özgünlüğünü yaşatmaya ve geliştirmeye elbette hakkı vardır.Zaman içinde içlerinden herhangi biri kendisini diğerlerinin ortak üst dili haline getirebilir mi bilmiyorum ama bir gün bütün Adıgelerin kendilerini ait hissedebilecekleri bir dil ve kimlikte birleşmelerini dilerim kendi adıma.
Bizim asıl sorunumuz ulus olamadan dağılmış olmak ve bunun telafisi için çalışmak ise “uluslaşma” mücadelelerinde dilin rolü her ulusun kendi özgün koşullarına göre değişmekle beraber, belirleyici değildir gibi geliyor bana. Latin Amerikan uluslar gibi dilini kurtaramadığı halde ulus olabilen toplumlar olduğu gibi dillerini, ulusal varlığını garanti altına aldıktan çok sonra kurtarabilen uluslar da (Afrika da kimi ülkeler) vardır. Arapçanın, İspanyolcanın, Fransızcanın, İngilizcenin, birden çok ulusun ortak dili olduğunu da biliyoruz. Yani bir ulus, şu veya bu nedenle bir başka ulusun dilini belli bir dönem kullanabilir veya bu durum süreklileşebilir. Bu, sözkonusu ulusun sonu olmuyor. “Uluslaşma” sürecindeki halkların aydınlarının ve politikacılarının, bilgi edinme kaynak ve araçları, etken ulusun uyguladığı politikalara bağlı olarak genellikle kaçınılmaz olarak o ulusun entellektüel literatürü ve bilgi kaynakları ve bazen de şu veya bu ölçüde dili oluyor.
Dilin, kültürün, ekonominin vb. etmenlerin her toplumda rolü değişmekle beraber, ulus olma mücadelesi, politik içeriğe sahiptir ve dolayısıyla konuyu ilgilendiren, etkileyen tüm alanların kaderlerini belirlemektedir. Sorun dilin, kültürün, ekonomik çıkarların ulusal birlik politikasında, bunun eylemliliğinde ne derece önemli bir argüman olduğudur.
Dil meselesi elbette bizi kendilerine benzeten ve büyük ölçüde kendi içlerinde eriten Rus ve Türk halklarıyla farklılığımızı ve dolayısıyla farklı ulusal kimliğimizi ortaya koymak bakımından çok önemli bir faktördür. Önemlidir ama bu,güreşin asıl minderi olan ulusal bilinçlenmeyi beslediği, onu güçlendirdiği onunla uyum içinde olduğu oranda önemini yerine getirir.
Kendi özgün koşullarımızda önemli bir argüman haline gelen dil konusunun doğru tanımlanması gerekmektedir. Yine kendi özgün koşullarımızda, bana göre diyalekt (Abzehçe, Şapsığca, Kabardeyce vb ) kimilerine göre dil farklılıklarının üzerinde gereğinden fazla durulması çok riskli yanları olan iki tarafı keskin bir bıçaktır ve bu nedenle konunun politikası oluşturulurken işin bu boyutunun da çok ciddiye alınması lazım gelir. Asimilasyona karşı mücadele görevi gereği, Adıgeler arasında, Adıgece (Kabardeyce,Abzehçe,Şapsığca vb) konuşmak okuyup yazmak teşvik edilmeli fakat diyalektler arası tartışmalara boğulmamalıdır.
Türkleri mi Rusları mı kendi kendimizi mi birbirimizi mi kurumlarımızı mı suçlarız hangisini yaparsak yapalım; bu, karşı karşıya olduğumuz diasporada halkımızın önemli bir kesiminin, tamamen asimile olmuş vatanda da bir kötüye gidişin var olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İçimizde entellektüel yaşamlarında Adıgeceyi kullanabilen neredeyse yok. Bir avuç insan gündelik yaşamında anadiliyle okuyup yazabiliyor. Diğerlerimiz anılan alanlarda, hatta günlük yaşamda Türkçeyi ve Rusçayı kullanmaktayız.
Açıktır ki Türkiye açısından bu ürkütücü durumun temel nedeni, cumhuriyet sonrasında uygulanan asimilasyonist politikadır. Bu durum, son yıllarda özellikle iletişim alanında ortaya çıkan olağanüstü teknik gelişmelerle hız kazandı. Kişisel veya kurumsal kararlarla bu dev dalgayı engellemek, dili ve kültürü bu tufandan sadece dil kursları açarak böylesi bir yolla korumak, takdir edilse de bana imkansız gibi görünmektedir. Diasporada asimilasyonu engelemek için, insanlarımıza ”dil kurslarına gidin!” anlamına gelebilecek/çekilebilecek türden tavsiyelerde bulunmak, öneriler yapmak; ne akılcıdır ne de mümkündür ne de ulusal sorunlarımızın çözümünü hızlandırıcıdır. Sadece hiç yoktan iyidir. Bu tufanı engellemenin tek yolu Türkiye’nin demokratikleşmesiyle kazanılacak ve devlet tarafından verilecek eğitim hakkıdır. Soydaşlarımızın içinde nihayet bu yönde çaba gösterenlerin olduğunu görmek sevindiricidır.
Türkiye’de hala anadiline bakış açısının olumsuz olduğu, anadili yasaklarının henüz tam olarak çözümlenemediği düşünülürse, Unesco’nun aldığı“Uluslararası Anadili Günü”kararının önem ve değeri daha bir artırıyor ve bu günü anlamlı kılıyor.
Bu anlamda başta kendi halkımız olmak üzere Türkiye ve dünyadaki tüm anadilinde eğitim hakkı elinden alınmış halkların,etnik toplulukların 21 Şubat Uluslararası Anadili Günlerini kutluyorum.
Yetkililerin Unesco’nun çağrısına kulak vermelerini, anadili yasaklarından, engellemelerinden vazgeçerek tam aksine desteklemelerini bekliyor, bu anlamlı günü coşku ile kutlamalarını diliyorum.
