

Dedem ile ilgili ilk hatırladığım, yaramazlık yaptığım anlarda babamdan korkup onun arkasına saklandığım zamanlardı. Orası benim için adeta korunacak bir kale gibiydi. O zamanlar ben altı yedi yaşlarında, dedem ise yetmişlerindeydi. Yıllar önce ailenin yönetimini babama devr etmiş, avluda ( pşante ) ufak tefek işlerle oyalanarak vakit geçirimekteydi.
Torunları büyüyüp okul çağına gelince önce Azey' de ( Pınarbaşı ), sonrada Kayseri'de birer ev alarak onları kendi gözetiminde okutmuştu. Erkek torunları içinde en küçüğü bendim ve içlerinde en çok da beni sevdiğini hissederdim. En azından en fazla töleransı bana gösterirdi. Sonraki yıllarda gülerek benimle ilgili bir anısını anlatmıştı; " Okul zamanı gelmiş köyden Azey'deki evimize dönüyorduk. Yeni yeni yürümeye başladığın zamanlardı ve seni sırtıma almıştım. Burnun da akmış pantolonunu ıslatmıştın. Bu şekilde çarşının içinden geçerken Mamxeğ Hüseyin’e rastlamıştık. Hüseyin bir bana bir de sana bakmış, “ Worey Amırhan, torunlarınla böyle uğraştığını, onlar ilerde bunları hatırlarlar mı bilmem..” demişti.
Büyükbabama Haj Dade derdik. Haj Dade' nin iki tane kürkü ( gedıgu ) vardı; biri yazlık biri kışlık. Camiden çıktıktan sonra kürkü omuzlarında, elinde bastonu ile yavaş adımlar ile yokuş yukarı eve doğru gelişi dün gibi hala gözlerimin önümde. Ninemi hatırlamıyorum, o daha erken öldüğü için dedem yalnız kalmıştı ama odasında sürekli ben yatardım. Uyuya kaldığım zamanlar kürkünü üzerime örterdi, dedemi anımsatan o kürkün kokusu hala burnumda tüter. Sabah namazından sonra hemen yatmaz, pencerenin önüne oturur gün ışıyıncaya kadar hafif bir sesle Kur’an okurdu. O güzel makam hala kulaklarımda.
Karyolasínın altında bulundurduğu ahşap bir bavulu ( pğuante ) vardı. İçinde kendi özel eşyaları bulunan bu bavulu sürekli kililitli tutardı. Bir şey alacağı zaman onu karyolanın altında çeker, yeleğine bir zincir ile sıkıca tutturulmuş anahtarı ile dikkatli bir şekilde açardı. Bavulunda sürekli elmada bulundurduğu için bu benim içinde bir fırsat olurdu ve haliyle onun bavulu açacağı zamanları kollarım. İçindekilerden ziyade beni daha çok ilgilendiren o elmalardı ve oda bunu bildiği için alacağını aldıktan sonramis gibi kokan elmalardan birini çıkarır, her zaman üstünde taşıdığ küçük bıcağı ile bir güzel soyduktan sonra da dilimleyerek çoğunuda bana yedirirdi. Yelek cebindeki köstekli saatini sık sık çıkarır, kapak düğmesine bastırarak açar, namaz vakitlerini kontrol eder, “ ikindi namazıda yaklaşıyor ( yikindıri kağuneğuas ) derdi. Yelek ceplerinin birinde de çocuklara vermek üzere her zaman bozuk para bulundururdu ve en çokta ondan ben faydalanırdım. Çok seneler sonra sonbaharda üniversiteye İstanbul'a dönüşlerimde bile cebindeki bozukluklardan bana harçlık vermeye devam etti.
1955 yılında köyün hacca giden ilk kişisiydi ve bu sebeple ismi ile adeta özdeşleşerek hep " hajı " diye çağrılır oldu. Ondan sonra köyden 1968 yılında Yıwan Uzeyir hacca gitti. Dedem, Üzeyir yola çıkmadan önce ona daha önce hacda tanıştığı Ürdün' lü çerkes bir arkadaşına verilmek üzere bir mektup verdi. Mektupta şunlar yazılıydı: " Bu gelen kardeşim, arkadaşım Üzeyir. Geçen sene sana uğrayan çerkes hacılardan bazı şikayetler aldım, benim selamımla Uzunyayla’dan gelen hacıları karşılayıp onlara kolaylık gösterirsen çok sevinirim, Selamlar .." Bu mektup şimdilerde, dedemin hacdan getirdiği Kur’an’nın yaprakları arasında özenle saklı durmakta.
Dedem çok çalışkan ve işinde de titiz biriydi. Bir keresinde harman zamanı buğdayları toplarken uzaklara saçılmış bir buğday tanesini alarak buğday yığınına koymuştu. Bunu görenler merakla kendisine, " Hajı, o bir tek buğday tanesinden ne olacak, bir tek o taneyi getirip yığına atıyorsun " deyince, " Hangi tanenin bereket katacağını nereden bileceksin, belkide buğdaya bereketi o bir tane katacaktır " diye cevap vermişti.
Bir keresinde de, evin avlusunda bir yerlere para düşürmüş, arıyormuş ama bir türlü bulamıyormuş. Derken oradan geçen bir grup çocuğu çağırmış ve, " Çocuklar sizin gözleriniz keskin ( fe fi nehar jans ) olur, bakın şurada bozuk para düşürdüm, bir arayın bakalım " demiş. Aramaya başlamışlar ve bir müddet çocuklardan biri düşürülen beş kuruşu bulup Hajı’ya vermiş. Hajı'da o parayı bulan çocuğa bu senin olsun diye ( kağuetığuapşe olarak ) geri vermiş. Daha sonrada, diğer çocukları da çağırmış ve cebinden çıkaradığı yirmibeş kuruşuda onlara vermiş, buda sizin olsun diyerek. Sonradan bunu duyan arkadaşları sormuşlar Hajı 'ya, " Düşürdüğün beş kuruşu ödül olarak onu bulan çocuğa vermeni anladık da peki diğer çocuklara niye ayrıca yirmibeşkuruş verdin ? " diye. O da, " O çocukların bana büyük iyiliği oldu demiş " ve devam etmiş, " O para önemli değil ama eğer onu bulamasaydım, oradan her geçişimde aklıma gelecek ve belkide bu boşuna kafamı meşgul edecekti. Mülk eksildiği kadarda artar, dünya malına kanmamak gerekir " demiş.
Çerkeslerde arıcılık kültürü çok gelişkindir. Dedem de çok iyi bir arı yetiştiricisiydi. Avlunun bir tarafındaki çevirmede ( bjaue ) 40 kadar kovanı vardı ve kendisini bahar olunca, başında arı başlığı ( bje f’ekue ) geçirilmiş bir vaziyette avluda dolanırken görürdünüz. Arıların bu oğul verme işlerini ( bje kağapş’ın ) bizzat kendisi yapardı. Sonbahar gelincede, Eylül Ekim aylarında ağzına kadar balla dolu kovanları ( fo mate ) eve taşırdı. Toprakla sıvanmış kara kovanları tepeleme dolduran ballardan gelen giden herkese yedirdiği gibi köydeki bütün ailelere de bu onların hakkı diye dağıtırdı. Çerkesler, '' Bjer zığahum dokuedıj " derler, o öldükten sonra arılarımızda kayboldu.
Dedem 1979 yılında 86 yaşında vefat etti. Son aylarına kadarda son derece diri ve sağlıklı olarak yaşadı. Çerkeslerin sosyokültürel yaşamlarında, çocukların eğitimi açısından nineler ile birlikte büyükbabalarında çok önemli rolleri vardı. Kültürel aktarımda en önemli halkalardan biri olan büyükbabaların ve büyükannelerin sahneden çekilmesi ile dil ve kimlik kaybının at başı gitmiş olmasına şaşmamak lazım. Uzunyayla’da da böyle oldu.
