

Galiba yirmi yıla yakın bir süre önce, şimdilerde hakkın rahmetine kavuşmuş ninemin köyüne ilk gidişimdi. Yer yer sel sularının oluşturduğu derin oyuklara sahip dar toprak yolda, 78 model Renault arabamızın altını yerlere sürte sürte, dağları tepeleri dönüp dolanarak, hasılı kuş uçuşu uzaklığının gerektirdiğinden misli misli fazla zaman harcayarak gitmiştik o Adıgehableye.
Yüzlerde bir gülümseme, misafir geldiğini anlayan komşuların ayaküstü de olsa “fesapş” demek için eve uğraması, gelen misafirleri selamlaması, köyün hallerinden konuşan büyüklerin kendi aralarındaki düzeni sağlayan ve iletişimi kolaylaştıran adetleri samimiyetle uygulamaları veya kapı önüne çıkıldığında akranımız olan sarıya çalan saçları ve çilli beyaz tenli çocukların birbirlerine bizi kastederek Adıgabze sorular sorması..
Ve diğerleri.. Gerçekte, burası bambaşka bir dünya idi bizim gibi Çerkesliği kozmopolit bir ortamda anlamlandırmaya çalışan çocuklar için.
Bunların aklıma düştüğü zaman ise, hafta sonu ziyaretine gittiğimiz Hatko Recep’in Şüage Turgut abey ile beni gezintiye götürdüğü Kefken yolunda, uçurumvari yol kenarında yemek molası verdiğimiz bir andı.
Tarih 5 Mayıs 2007 ağabeyler önlerindeki tandırın tadına varıp aralarında muhabbet ederken ben not almışım düşündüklerimi. ‘’…Yollar yollar , köyler ile şehirler arasındaki yollar düzleştikçe, yolların darlığı genişletildikçe ve yolların kıvrımları yok edildikçe insan hayatları da basitleşiyor , sıradanlaşıyor, herkes birbirine benzetiliyor…’’
Bunları bana düşündürten şey ise, bizim park ettiğimiz yol kenarında ki lokantanın bahçesinden karşıya baktığımda, çok da uzakta olmayan bir köyün yol yapım çalışmalarını izlememdi.Koca greyderler, dozerler, tümsek halindeki tepecikleri yerle bir edip, kıvrım kıvrım uzanan köy yolunu hem düzleştiriyor, hem de genişletip köyün ana yola uzaklığını kısaltıyorlardı.
Eh işte bir köyünde kaderi belli olmuştu. O kuytu orman içinde belki de kendine has bir adeti, bir deyimi, bir şivesi,bir çeşmesi vardı… Ama artık olmayacaktı.
Sıradanlık en büyük insanlık düşmanı belki de. Belki de her şeyin tekdüze veya merkeze entegre olduğu durumlarda insan hayatları sahteleşiyor. Özellikler siliniyor, özgül değerler tasnif dışı veya teferruat olarak kalakalıyor ortalık yerde.
Çerkesler içinde öyle olmalı. Çerkesliği seven fakat Çerkes gibi yaşmayı sevmeyen bir nesil bıraktı bizden öncekiler. Hatta Çerkeslerle mümkünse aynı mekanda bile (fazlaca) buluşmayan bir Çerkes tekiller zümresi olduk.
En son gittiğimde, bizim ‘nenej’in köyü ve köylüleri içinde aynı durum söz konusuydu.
Her şey gitmiş yerine şehir gelmişti. Ama hayatıyla değil. Şehrin ruhu gelmemiş, sadece inisiyatifi gelmişti. Yani kar soğuğunun yakıcılığı kıvamındaki o kuru acısı. Zaten memleketin hangi metropolü kentli ruh halini yakalayabilmişti ki?
Herkes gitmiş, yalnızca çift çubuğun bekçisi rolünde üç beş yaşlı kalmıştı köyde.
Ne hayvancılık ne tarım, daha da önemlisi yüzünde ne bir Adıge çili olan bir çocuk, ne de uzun geçen ömründen bahtiyarlığa erdiğini ifade eden mutlu bir yüz…
Çerkesler, yeni hayatlar kurmada artık yorgun ve korkaktır. Karşılarına çıkabilecek olası fırsatları değerlendirebilen çok azdır. Bu yorgunluk beraberinde bazı tutarsızlıkları da bünyeye yerleştirmiştir. Daha çok seviyormuş gibi imaj vermeye çalışsa da, Çerkes insanı aslında konformist tavırları benimsemiştir. Bunu en iyi görünür kılan olguda, Çerkes dernekleri dediğimiz teşekküllerin Türkiye siyasi arenasında sürekli tutuculuğa ve de eskiye prim veren, destek veren, açık çalışma ve mesajlarıdır. Çerkes insanı da, birey olarak devletten bağımsız para kazanma yollarında gelişmek varken, oku adam ol, memur ol düsturu ile yetiştirilmektedir. Buda, eninde sonunda kalıcı bir psikolojik bağımlılık yaratmakta nevi bünyemizde.
Oysa özgür dağların torunları Çerkesler, daha çok tüccar ve zanaatkar olmalıydılar. Fakat toplum mekanizmasının, yani kalabalıkları halk haline getiren o kolektif otoritenin yerinde yeller eseli çok oldu. Meseleleri hal yoluna koymada belirgin irade gösteremeyen kalabalıklar, evsafı mucibince kendilerini güçlü kılan özelliklerini başkalarının kullanımına sürekli kiraya verdiler.
Canım şimdi kalkıp taa yüzlerce kilometre uzaktaki Atavatana, 142 yıl önce geldiğimiz o topraklara mı döneceğiz? Evet Çerkesim, en güzelim, en asilim, en kıymetliyim ama…
Ah şu zaman yok mu? Zaman tünelinden geçip de eskiye bir dönebilsek. Hah işte o zaman giderdim. Zaten şimdi oralarda Adıge xabze de yoktur. Fakirlik diz boyudur. Köyler bakımsızdır… Falandır filandır…
Pür mealimizmiş gibi yapmak da gizli, aslında geçmişimizi sevmiyoruz. Ama iş gerçeğe dayandığında eski hesapları, geçmiş eski kötü günleri öne sürüp, ‘canım sende neler çekti dedelerimiz’ deyip topu taca atıveriyoruz.
Yeni hayatlar kurmadaki beceri noksanlığımız, birazda toplumsal dayanışma eksikliği ve biraz da adetlerin biçimlendirdiği ailevi zaaflarımızla birlikte ortaya dökülüyor.
Çerkes yalnızdır. Her şeye sıfırdan başlamak zorundadır. Böyle olunca da hayatında zor zahmet elde ettiği azıcık maddi kazanımları konformizme feda etmek zorunda kalıyor. Aslında sevmediği şimdiki hayatını ve onun dayattığı şart ile değerleri, seviyormuş gibi göstermek zorunda kalıyor. Bunu en iyi yurt dışına çıkanlar bilebilir. Yani ülkece nasıl bir hayat yaşadığımızın, nasıl bir afaziden topluca muzdarip olduğumuzun tespitini yapabilir.
Çerkesya’nın, geçmişi ve yönetim şekli ile, mevcudunun şekli formu, itirazlara sebep olabileceği gibi, eksiklerinin de olacağı muhakkaktır. Fakat bunlar değişmez değil. Bugün KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) kuruldu. Kim bilir yarın Çerkesya da kurulabilir. Bu coğrafya hiçbir zaman bir bütün teşkil etmedi zaten. Öyle olduğunu zannedenler birleşik Kafkasya türünden Osmanlı devletinin irade-i seniyesini diasporanın bilincine dayattılar da ne oldu? Tuzla buz oldu. Çünkü zaman her an gerçeğe akar. Masalla, tevatürle, rivayetle gerçeği gölgeleyemezsiniz.
Tek fark bazı masalların, kilise mumları gibi kalın gövdeli oluşundan dolayı, yatsıdan sonra da gece yarısına kadar uzun sürüp halkın şuurunu isle karartabilmesidir.
Çerkesya yolları elbette zordur, her birimiz için. Ama bir kere gitmeyi düşünmeye başladı mı, artık hiçbir şey eskisi gibi gözükmüyor insanın gözüne.
Çerkesler ve Çerkesya diasporası uzun süren yanlı çabaların ardından, kalan sağlar kadarıyla yolları açmak zorundadır. Evet, hiçbir şey 142 sene önceki gibi olmayacak, olmasında zaten. Çatışma ve kaos kimseye bir yarar sağlamadı. Kahraman dedelerimizin, ister sürgün, ister kandırılmış gönüllü sürgün, isterse seve seve geldikleri bu sürgün coğrafyasında bize bırakabildikleri hayat bu kadar. Tıkanmış nefesimizi Çerkesya da açmak zorundayız.
Son yıllarda dönüşü, anavatan kanadından ve dönüş yapmış eski diaspora insanlarımızdan oluşan grupların teşvik ettiğini görüyoruz. En sevindirici olan da bu zaten.
Denizin iki yakasından da ses geliyor artık.
Çerkeslerin bu son nesilleri, anavatanlarında güvenli ve gelişim için ileriye dönük yeni hayatlarını birbirleriyle dayanışma içinde kurmak ve bu yönelişi genelin katılımına açmak zorundadır. Çerkes gençliği dahi olmak zorunda değil, dahil olmak zorundadır.
Bu hayat hakkı hepimize ortak verilmişken, yeni hayatlara müdahil olmamak, sadece eskimiş hayatların zoraki devamına hizmet etmekten başka bir şeye yaramayacaktır.
Karakter ancak gerçeklerden hareket ederek oluşur. Çerkes karakteri de gerçekten anavatan Çerkesya da buluşmaya çabalayan, bunu isteyen insanların etrafında yeniden oluşacaktır.
