Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çuşha Wumar
Yasak Dil Çerkesçe
06 Aralık 2021 Pazartesi Saat 15:52

Babam bana seslendiğinde ertesi gün başlayacak yeni orta okul hayatımla ilgili karmaşık düşünceler içindeydim. Sesindeki yumuşak ton bana bir şeyler anlatacağının habercisiydi. “Gel otur.” dedi Çerkesçe.


Ertesi gün ortaokula başlamak için köyden ayrılıp şehirde yaşayan ağabeyimin yanına taşınacaktım. Benim için yep yeni bir yaşantının başlangıcı ama en çok da alabildiğine dolu dolu yaşadığım köydeki çocukluğumun son günüydü. Ben, yeni okul hayatına ilişkin düşünceler içindeyken, babam bam başka bir konuyu gündeme getiriyordu.


-Oğlum, yarın köyden ayrılıp şehirde yaşamaya başlayacaksın. 


Gideceğin okul buradaki gibi değil. Okulda hep Türk arkadaşların olacak. Aman oğlum, okurken  ne sınıfta ne de başka bir yerde ağzından Çerkesçe bir kelime kaçırma, Çerkes olduğunu ne kimseye söyle, ne de belli et…” dedi.


-Olur, dedim hiç fazla düşünmeden. Fakat sonra ilkokula başladığım ilk gün ve sonrasında anadilim Çerkesçe yüzünden yediğim dayakları ve çocuk ruhumda yaşadığım o büyük travmayı hatırladım. Her halde babam şehirde bunun tekrarlanmasını istemiyor, diye düşündüm sadece.


İlkokula başladığım ilk gündü. Eylül sıcağında bütün köyümüzün çocukları öğretmenimiz başımızda büyük bir temizliğe girişmiş, bize verilen sandalyelerin üzerine beş yıl buyunca kalacak olan okul numaralarımızı kazımıştık. Arkadaşım Salih ile  birlikte köy değirmenine su biriktiren bendin kapağını kapatıp yüzecek şişkinliğe ulaştığında elbiselerimizi çıkarıp kendimizi serin suya atıvermiştik.


Okul bahçesinde, bayrak direğinin yanındaki ağaç gölgesinde, dayımın oğlu ile  sohbet eden Fatma öğretmen bizi fark ettiğinde;


- “Ne yapıyorsunuz siz! Çabuk yanıma gelin.”, diye çok kızgın bir sesle tonuyla çağırmıştı bizi. Dize kadar gelen, annelerimizin o zamanlar çocuklar için diktiği beyaz Amerikan bezinden donlarımızın üzerine sulu sepken halde pantolonlarımızı geçirip gidecekken,


-“Yok, yok, giyinmeyin, öylece gelin.”, diye seslenmişti ikimize.


Daha ilkokula başlamadan önce, öğrencilere Amerikan yardımıyla verilen beslenme saatinde bizi de çağırıp şefkatle besleyen, beyaz tenli, mavi gözlü, altın sarısı saçlarıyla okul kitaplarından fırlayıp çıkmışçasına adeta öğretmen ikonası Fatma Öğretmenin içinden o gün bir canavar çıka gelmişti sanki. Uzun tırnaklarını kulağımıza geçiriyor, diğer eliyle yüzümüze atığı tokattan  sonra bedenimiz toz içinde yerde yuvarlanıyordu. Bunu ikimize defalarca tekrarlamıştı.


Ben o güne kadar hiç kimseden dayak yememiştim ve bunu da dayımın oğlunun yanında yapması gururumu tarif edilmez bir şekilde yaralamıştı.  Bu dayaktan sonra çeşitli bahaneler uydurarak bir hafta kadar okula gitmeyi reddetmiş, zavallı anne ve babamı çok yormuştum. Daha da kötüsü benim hiç Türkçe bilmeyişim, sürekli ağzımdan kaçırdığım Çerkesçe kelimelerin öğretmene ispiyon edilmesi sayesinde okul hayatım adeta  kabusa dönüşmüştü. Her Çerkesce konuştuğumda  dayak , tek ayak üstünde bekleme, evden yumurta getirme veya para cezasına  çarptırılıyordum. Tabi o yıl sınıfta kalmıştım.


Okul dışında şen şakrak kahkahalar atan, herkese son derece samimi  davranan ve böylelikle yaşlı-genç tüm köyümüzün kalbini kazanan Fatma öğretmen, sınıf içinde öğrencilere karşı adeta eli cetvelli bir cadıya dönüşüyordu.  Ders esnasında sürekli bir elinde cetvelle dolaşır,  ama masasında 30, 50  ve 100 cm’lik cetfellerden oluşan yedek işkence  aletleri bulundururdu. Bazen bizi öyle hırs ve hınçla döverdi ki, “avucunu aç”  demesi bile ödül sayılırdı. Çoğu kez parmaklarımızı birleştirmemizi ve yukarıya doğru tutmamızı  ister, elimize, tırnaklarımızın üzerine gelecek şekilde cetveli dikine acımasızca indirir, adeta yüreğinize mil sokulmuş gibi açı verirdi. 


O dayanılmaz acıyı tadan ve bilen çocukların bazıları  korku içinde öğretmenin tam vuracağı sırada elini çekip ıskalattığında bu kez Fatma öğretmen daha da hırslanır cetveli kafasına indirirdi.


O yıl kış ortasında evimizdeki bir zexese* Fatma öğretmen de gelmişti. Köyün gençleri zexesdeyken kalkıp gizlice Fatma Öğretmenin daha o gün  yeni aldığı lastik ayakkabılarını alıp saklamıştım. Ertesi gün köyün yanı başındaki tepeye çıkıp lastik ayakkabıları yaktığım ateşin üzerinde atmış ve göğe yükselen simsiyah lastik dumanlarını seyredip bir nebze olsun içimde biriken intikam duygularını hafifletmiştim.


Bir yıl sonra köyümüze bir müfettiş gelmiş, ama o gün de  Fatma Öğretmen ders saatinde bizi kendi halimize bırakıp komşu köydeki bayan öğretmen arkadaşlarını ziyarete gitmişti. O gün onu hayatımızda son görüşümüz oldu, bilmediğimiz başka bir yere tayini çıkarılmıştı. Böylelikle Fatma Öğretmenden kurtulmuştuk. O’ndan  öylesine nefret etmiştim ki hayatım boyunca bir kez  dahi öğretmen olmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.


Köyde “öğretmen” çok kutsal bir kavramdı. Ağzımdan kaçırdığım Adığece kelimeler yüzünden adeta Fatma öğretmen hayatımı kabusa çevirmiş ama ben hiç birini anne-babama söyleyememiştim.


Bir gün gizlice cebime koyup öğretmenin bana verdiği yumurta cezasını yerine getirmeye çalışırken cebimde yumurta kırılmış annem de görmüştü. “Ne işi var çiğ yumurtanın çebinde oğlum, nereye götürüyordun,” diye sorduğunda saklamaya çalışmış ama sonunda ağzımdan kaçırdığım Çerkesçe kelime yüzünden okula götürdüğümü itiraf etmek zorunda kalmıştım. Annem kızgınlıkla “Mı muhallimxeri yağaş’em kaekege tığaşxeçışuğexep.”*(Bu öğretmenleri de hiçbir zaman yumurtayla doyuramadık.” diye söylenmişti.


Daha sonra köyümüze tayin edilen Abdullah öğretmen, ( köyümüz o’na “Kürt Öğretmen” derdi), Çerkesçeyi yasaklamak yerine bizim dilimiz ve kültürümüzle çok ilgilenmişti. Halk danslarımızı sık sık bize oynatır, ağız mızıkasıyla Adığe müziklerini öğrenerek bize eşlik eder, komşu köylere gezmeye götürdüğünde çıkarıp bizi oynatır, komşu köylerin çocuklarını da kendi halk oyunlarını oynamaları için teşvik eder, böylece komşu köy gezilerimiz Cerkes, Manav, Muhacir ve Alevi halk dansları şenliğine dönüşürdü adeta. Hatta sadece müzikle oynadığımız “Wıç” dansına kendisi  Türkçe bir beste yaparak çocuk şarkısı haline getirmişti.


“İki tabak balım var,

 İki tabak balım var,

 Biri bitse biri var,

 Biri bitse biri var…”                                                                                 


Fatma öğretmenin zamanındaki gibi çocuklardan seçilen muhbirlere yakalanma korkusu ortadan kalkmış, Kürt öğretmen sayesinde adeta kendime gelmiş, okulun örnek öğrencisi oluvermiştim. Öğretmen benim hazırladığım ödevleri diğer çocuklara örnek gösterir, babam da defterlerimi eve gelen konuklara gururla ama gizlice gösterir olmuştu. Bazı yaşlıların hakkımda “ Mır yegeş mır.”* dediklerini duyardım.


Ne yazık ki bu çalışkanlık fazla bir işe yaramadı çünkü 4-5. sınıflarda neredeyse bir yıl öğretmensiz kaldık. Sırtında kurutulmuş tilkinin kafası ve kuyruğuyla birlikte kürk giyen pilot eşi bir öğretmeni sadece bir gün görebilmiştik okulda. Bir başkası o kadar kısa etek giymişti ki,  iç çamaşırının rengini hatıra konu olarak bırakıp üst sınıftaki ağabeylerimize, bir daha da gelmedi köyümüze.


İlkokulda ağzımdan kaçırdığım Çerkesçe kelimeler sayesinde  aldığım  cezaları   Türkçe öğrenmek adına acımasız bulurken, orta okul birinci sınıfta işlenen “Hain Çerkes Ethem”  konusu, bu ülkede Çerkes olmanın suç sayıldığını  gösterdi bana.


İşte o gün babamın niçin bana “ Çerkes olduğunu hiç belli etme.” dediğini çok iyi anladım. Dersi anlatan hoca her bir cümlesinde “Hain Çerkes Ethem” dedikçe, çocuklardan biri kalkıp;


-“Aha, burada da bir  hain Çerkes var!” diye parmağıyla beni gösterecekmişçesine büzüldüğümü, kalbimin daraldığını ve  sanki herkesin bana baktığı duygusuna kapıldığımı hatırlıyorum. Üstelik, önceden konuyu çalışarak gelmesini isteği sınıf arkadaşım da, “Hain Çerkes Ethem”  konusunu öyle yalayıp yutmuştu ki, mübarek eline silah versen oracıkta beni öldürmeye kalkabilirdi sanki.


O gün ders bitip eve döndüğümde çok uzun süre etkisinden kurtulamadım ve o sosyal bilgiler öğretmeninin “ Hain Çerkes Ethem” sözleri aylarca kulaklarımda yankılandı durdu. 


Çerkes olmak başlı başına bir gurur kaynağıyken bilmediğim bir nedenle “hain Çerkes” suçlaması beni  bir hayli sarsmıştı. Demek babam  beni  bunun için uyarma gereği duymuştu. Köyde dış dünyadan habersiz Çerkes dili, örf,  adet ve gelenekleriyle yaşarken devletin bulunduğu kurumlara adım atar atmaz “Hain Çerkes”  muamelesi ile karşılaşıyorduk. Çerkes kimliğim nedeniyle 1970’li yıllarda maruz kaldığım bu politikanın ağırlığı beni o  kadar çok etkilemişti ki, Çerkes Ethem’in yeni “hain” ilan edildiği 1920 yılları tahmin etmek hiç de zor değildi. 


1- “Mır yegeş mır.”*: “Bu okuyacak bu.”

2-   Zexes* :  Çerkes gençlerin kız-erkek bir evde toplanarak, Çerkes geleneklerine uygun olarak eğlenmesi, sohbet etmesini sağlayan sosyal etkinlik.


Ömer Şahin(Çuşha)

07/03/2014, İzmir.


Bu yazı toplam 4082 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net