

Bizim şahsi tarihimiz öyle çok uzaklara kadar gitmez. 90’lar da anladık adına dünya denen ve başka bir alemin cehennemi olması muhtemel şu mefkûrede yaşadığımızı.
İrili ufaklı tepelerin arasına sıkışmış dar bir vadide, komşu mahallelerin tam ortasında, ne köy hayatına aşina, ne şehir düzenine sahip, kışın sert iklimi donduran, yaz sıcaklığının doyurucu olmaktan uzak serinliğinde kavramaya çalıştık Çerkes olduğumuzu.
Çabucak anladık etrafını yüksek tepelerin çevrelediği bu ufku dar coğrafyanın bizlere sunacağı hayatın pek de fazla bir anlam ifade etmeyeceğini.
Mecburiyetler her zaman şahsi tercihlerin önünde gider bu memlekette.
Bizde öyle yaptık yani. Girmeyi istemediğimiz meslek okuluna gittik, hiç aklımızda yok iken fabrikalarda çalıştık. Ve yine, yok iken aklımızda bir saklı düşümüz, vardiyalarda bulmaca çözerek hazırlanıp sınavlara, kazanıp geldik işte şehri İstanbul’a.
***
Kısa yoldan meslek sahibi olup bir an önce çalışmaya başlamak ve pek tabii vergi mükellefi olmak toplumsal bir ödev, sanki herkes aynı yaralı sevdanın peşine düşmüş koşuyor memlekette.
‘Türk Öğün, Çalış, Güven’ diye boşuna yazılmamış her meydanın girişine.
Sanırım ‘’öğün’’ yerine ‘’övün’’ yazılıyor olmalı. Olsun memlekette ikisi birden pek ala yapılabiliyor.
Afili koltuklarında ki dinlenme zamanlarını ‘’övünmeye’’ ayıranların, mesaisi de zaten ‘öğünlenmekle’ yani milletin malını yemekle geçiyor...
‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’ misali, yemezsen yeme diyebilirsin ama bilmelisin; kurulu sistem bir şekilde bu haşerelerle seni haşır neşir etmesini biliyor. Ne yapsan da, kime şikayet etsen de boşuna, farz olmuşken memlekette ahlaksızlık, senin dürüstlüğün ancak nafile ibadet mertebesinde kabul görüyor.
Dizginlerinden boşalmadan öfke, son bir kez sabır dilesen de Mevlana dan, yine de sonrası sıkıntı, sonrası cefa, en sonu istifaaa…!
Yaradan iklim iklim, mevsim mevsim dağıtmışken güzellikleri yeryüzüne, bu civarın tortusuna biraz hor bakmış olmalı ki bereketli memleket topraklarında en çok yetişen ürün maalesef Ceyar (J.R) hıyarları.
İstesen de istemesen de günün birinde karşına mutlaka bir tane çıkacak. Hazırlıklı ol !
Besmele den sonra, en çok söyleyeceğin tekerleme şu olacaktır; ‘Merdi Kıpti, şecaat arz ederken sirkatin söyler’ bizim de hissemize sabrı arifane düşer…! Ezberle şimdiden.
Ya da dersin ki, ‘ne şeytanı göreyim, ne de çalıyı dolaşayım’ O zaman haydi durma bas git buralardan.
İstanbul mesut etmedi bizi, edemez de bundan sonra, zaten sıkıntılı bir nesiliz biz 70’ler.
Türkiye hayatının değişme zamanlarının bütün sosyal-psikolojik-ekonomik olumsuzlukları yer etti bizim bünyemizde. Bir türlü de atamadık ‘nevrotik’ yaklaşımları içimizden.
***
Neyse de ne bunlardan, çok önce 98’ de bir fabrikada işçi iken tanışmıştık Adnan Beyle.
Ustabaşı ile birlikte malzeme almaya gittiğimiz ambarın memuru idi kendisi. ‘Vayyy at hırsızları’ kabilinden bir serenat ile girdik içeri, aşinayız biz de bu söze; derler ki at sevdalısı Çerkesler at çalarmış etraftan.
Neyse al bak sana bir at hırsızı daha getirdim dedi bizim ustabaşı, hem de elindeki malzeme listesini uzatıverdi Adnan beye.
Kızıla çalan esmer teni, yeşil de desen olur küçük mercan gözleri, orta boylu sağlam duruşlu Çerkes Adnan bey, hem elindeki malzeme irsaliyesine bakıyor, hem de yan gözle bana.
Ben dalmış bakınırken mekânın duvarlarına, kaldırdı kafasını kâğıtlardan ve aniden sordu.
‘Söyle bakalım çelox Çerkesliğin şartı kaç?'
‘Hı ? Kem küm..’
‘Say da rezil etme bizi şuna! ‘Yav ne ola ki?' Bir tür heyecan fırtınası düştü içime, karıştırdım kelimeleri.
Halende öyledir ya, kızdığımda ya da heyecanlandığımda yutarım kelimeleri, düğüm düğüm kitlenir boğazıma, yutkunsam da boşuna.
Wooo hahahahaha…!
Öyle için için, içimi kemirircesine, ciddi gibi duran bu soruya kafayı vermiş düşünmekteyim ki, ustabaşı ile Adnan bey ikilisi arasında geçen konuşmaları duymadım bile.
Gürültülü kahkahalar kendime getirdi beni.
Meğer Adnan Bey, tek tek saymış bizim Çerkesliğin şartlarını.
Tekrar etti parmak hesabı, gözümün içine içine bakarak. At, Avrat, Silah, Yamçı, Kamçı..!
Benden kocaman bir Puffff…sadece o kadar…
Bu kadar resmi ve ciddi duran bir adamdan, şu kadar komik bir Çerkeslik tarifi.
İyi Çerkes’ di Erbaa’lı Adnan Bey, Allah selamet versin.
***
Bizde ondan sonra kafa yorduk Çerkesliğin şartlarına. En azından Çerkeslik diye önümüze konan sebze çorbasının, ağzımızda bıraktığı kavram anarşisi tadına bir son verebilmek adına.
Atlarımız Çerkesya da kaldı! Eeee atları da vururlar, bağlanamayacak kadar özgürse atlar?
Kaşenlerimiz desen bizden kaçıp kimlere yar oldu, bilinmez?
Silah desen, ‘ahhh ahhh Abzahın başı dumanlı olur, ya silah dumanı, ya tütün dumanı’ diyen atalarımızın yüzüne kara çalmamak babında, günde bir paketten az olmamak kaydıyla, tütünle başımızın duman ihtiyacını savuşturabiliyoruz şimdilik!
Kamçı? At görmeden, At binmeyen, nerden görsün ucu kurşunlu, örme kamçıyı?
Ya Yamçı? Be hey, dayanıklılığını geliştirmek, cesaretini sınamak için at sırtında, yılın önemli bir bölümünü evinden uzakta, ‘zekoya’ giderek geçiren yiğit mi kaldı memlekette ki yamçı örtünsün?
Neylersin ki çıkmayan candan umut kesilmez demişler.
Çerkesliğin soyutlanmış tarihinde çok yoruldu beyinler. Üretimden çok, temenniye döndü tarifler, bu da önünde sonunda tahrif etti Çerkes kimlikli tabiatımız. Boşa dememişler, ‘basit olan gerçeğe en yakın durandır’ diye. Uzatmalı, sündürmeli, eklemlemeli ve yamalı bohça gibi sunulan, kara sevdayla hasret, hayalet Çerkeslik işine yaramadı kimseciklerin.
Kendisi olmasına ‘cevaz’ verilmediği için kendine yabancılaşan, dış dünya ile rekabet edemeyip, sürekli birbiri ile yiyişen Çerkesler, en sonunda başkası üzerinden tarif eder oldular kendilerini. Çünkü Çerkesler küçüldükçe etraflarını sarıp, onu kafalarına göre tanımlayan ve emir buyuran sesler büyüdü ve çoğaldı. ‘Terkine aldığın kişi eğeri çalıp kaçar’ denmesi gibi, alacağını alan kaybolup gitti, gidiyor…
Bu karmaşık hale getirilen hesaplarla, bizim Çerkeslik müştemilatını en kallavi mali müşavir bile, evrakta kalem oynatıp düzeltemez. Maliye takılır da peşimize yüz kırk küsur senelik vergiyi ödetir canımıza mühlet.
Ama sizinde canınız sıkılıyorsa, yeni bir şeyler söylemeye çalışın, çünkü bilemezsiniz işler bir anda değişebilir. Şimdilerde yeniden yapılanma arifesinde bizim dünyamız da. Kimse çok görmesin bunu bize.
Zira insan, bir taşın, dağın, ağacın var olduğu gibi doğal olarak var olamaz. İnsanı insan yapan, kendisini var etme yetisi ile buna meyleden ihtiyacıdır. Çerkesler de kendilerini yeniden var edecektir.
Ve her çağın önemli sözcükleri vardır. Hangi çağda yaşarsak yaşayalım, topluma yön veren sözcükler çıkmamışsa, o çağda kayda değer bir gelişme yaşanmamış sayılır.
Gelelim, Çerkesliğin şahsi fikrimdeki beş şartına;
Gerçekçi, tek ve sağlam bir kimlik inşası Çerkesler = (Adıgeler)
Yeniden Çerkesleşme = (Güncellenmiş Adıgağe-Adıge Khabze Ekseninde)
Anavatanda tek bir idari birimde toplanma = Çerkesya (Bütün Adıge toprakları)
Çerkesce = (Ortak yazım dili Adıgabze)
Çerkesya ya dönüş… İşte tüm bunlar, tarihin ve toplum talihimizin tersine döndürülmesi şeklinde yeniden restore edilmelidir.
Unutmamalıyız ki, güzellik de, iyilik de, gelecek de, üzerinde ısrarla durulup, çalışılması sayesinde hayat bulur…
