Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mıshe Berslan
Milliyetçilik Üzerine...
16 Mart 2010 Salı Saat 20:24

Гур кIодымэ, щыр чъэжърэп
Ümidini yitirenin, atı da güçten düşer.

Toplulukların amaçları, millet halinde vatan toprakları üzerinde istiklal ve bağımsızlıktır. Bu amaca ancak devlet şeklinde ki, siyasi bir yapılanma ile ulaşılabilir.

Devlet toplumsal bir eserdir. Bu topluluğun kendi devletini meydana getirebilmesi için fertleri, bağımsızlık, ulusal egemenlik ve istiklal konularında az çok bilinç sahibi olmalıdırlar. Şuurlarda dağınıklık ve zayıflık olsa da, böyle bir fikir doğmuş ise, bu fikri disipline ederek, faaliyete çevirmek mümkündür. Milli birliğe, milli devlete yönelecek topluluklar da öncelikle böyle bir şuur uyandırılmalıdır. Günümüzde hemen hemen tüm toplumlar, milliyet konusunda ki düşüncelerini arzularını belirlemiş ve milli ideolojileri olarak halklarının bilincine yerleştirmişlerdir. Daha düne kadar, tüm varlıkları batılı emperyalistler tarafından sömürülen ve ilkel olarak görülen, Afrika yerlileri dahi bu konuda büyük aşama kaydetmişlerdir. Bağımsızlıklarını kazanamamış, dağınık veya uydu olan milletlerin yok olmamaları için milliyet konusunda uğraş vermeleri, her devirden daha fazla bu devirde önemli hale gelmiştir. Çünkü bugünün sosyal şartları milliyetleri unutturmaya çok müsait bir hale gelmiştir. Bir yanda ideolojiler fikri olarak, diğer tarafta iş ve geçim sağlama olanaklarının dağınıklığı ve çeşitliliği maddi olarak, milliyeti unutturucu faktörler olarak karşımıza çıkıyor

Adıge milleti çağlar boyu dışarıya beyin ve kabiliyetli insan ihraç etmişte, kendisi neden anayurt da birlik kurarak varlığını bir devlet şeklinde siyasileştirememiş diye kendimize sormamız gerekiyor. Tarih okuyan, sosyoloji ile az çok ilgilenen bir kimse Çerkeslerin kozmopolitliğe yatkınlığını hemen görebilir. Başka milletlerin siyasi hayatlarında görev alarak sivrilmiş bunca Adıge seçkininin, aydınının kendi milletine yönelmemiş ve hala da yönelmemekte olmalarının, ana vatandakilerin de bir kadro oluşturamamış olmalarının, ayrıca günümüzde milletimizin asimile olmasını, dejenerasyona sürüklenmesini önemsemeyerek, kendi havalarında faaliyet gösteren akortsuz ses ve faaliyetlerin başka türlü bir açıklaması olabilir mi?

Ne yazık ki, siyasi anlamda millet-milliyet-milliyetçilik meselesi, Çerkesler için yeni ve erişilmemiş bir konudur. Çerkesler için yeni olan bu millet ve milliyet meselesini siyasi- felsefi yönleriyle tartışılması gerekliliğine inanıyorum.

Çerkesler sosyolojik koşulları, tabii ve tarihi seyri içerisinde yaşamışlardır. Sosyal koşulları;

a)Toplulukları kabile halinde yaşatan koşullar
b)Devlet şekline dönüştüren koşullar, diye iki grupta ele almak doğru olabilir.

Toplumları kabile halinde yaşatan koşullar; dil, örf, adetler, sözlü edebiyat, ahlaki değerler, geleneksel müzik, toprak ve kırsal düzendir. Devlet şekline dönüştüren koşullar ise şehirleşme, ticaret, yazı, teknoloji, meslek gruplarının oluşması para ve ordu. Burada, birinci gruba toplulukları kabile halinde yaşatan koşullara toplumsal hayatın alt yapısı, ikinci grupta ki devlet şekline dönüştüren koşullara da toplumsal hayatın üst yapısı diyebiliriz. Üst yapıya geçememiş toplumların millet bilincine ulaşması ve devlet şeklinde örgütlenmesi pek mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında, coğrafi - ekonomik sebeplerden ötürü siyasi yapıyı tamamlayamamış toplulukların, siyasi yapılanmayı tamamlamış toplumlar tarafından yutulduğunu okuyoruz ve biliyoruz. Bu başlı başına araştırma konusudur ve bugün ki karmaşık siyasi yapılanmayı anlamak istiyorsak, toplumların geçmişten bugüne hangi evrelerden geçtiğini iyi analiz etmemiz gerekir. Örneğin İspanyolların, İnka topraklarını ele geçirmesi. Bu savaş aslında, toplumlar arasında ki seviye farkının ana nedenini, siyasallaşmaya bağlaması açısından çok önemli örnektir. Üst yapıya hala geçememiş toplumların geçmişten iyi ders çıkarması gerekiyor. Çerkesler de üst yapıya geçemediği için siyasal anlamda bir millet olamadıkları gibi, milliyetçilik fikir ve hareketlerinin de dışında kalmışlardır.

***

Prudon ve Liest gibilerin milletle devlet arasındaki farkı hiç dikkate almadan, milleti devletin, yani organize hale gelmiş siyasi kadroların eseri olduğunu savunduklarını görüyoruz. Prusya sayesinde Alman milletinin birlik haline gelmiş olması kabul edilebilirse de milli hayatı bir devletin faaliyetine bağlamak doğru değil. Çünkü millet hayatı sadece devlet hayatından ibaret değildir. Aksine devleti oluşturan bazı kavramlar, millet kavramı içerisinde mevcuttur. Çek milleti gibi, edebiyatı ile doğan, Adıge milleti gibi, örf ve adetleri ile milli karakterlerini kaybetmeyen, Yahudiler gibi, Tanrı’ın üstün ırkı iddiası ile milli karakterlerini kaybetmeyen, Romanlar gibi, yaşam şekilleri ile varlığını sürdüren milletlerin var olduğu unutulmamalıdır.

Millet kavramının iyi anlaşılabilmesi için tarihe bakmak gerekir. Milli arzu her şeyden önce siyasi hürriyet arar. Kendisini bağımsız siyasi bir topluluk olarak ortaya koymak ister. Geçmişe baktığımızda, siyasette milliyetçiliğin kullanılmasının, toplumların zaaflarından yararlanılarak istilayı kolaylaştırdığını görüyoruz. Örneğin Büyük İskender, Efesos’ta hükümdara sadık tebayı kovmuş, onların yerine demokratları getirmiş, Lidya halkına ulusal kanunlarını iade etmiş, Frikya’da halkın ulusal menfaatlerini korumuş, Mısır’da memleketin ilahlarına karşı aşırı bir saygı ve bağlılık göstermiştir. Günümüz de halkların kültür özgürlükleri aldatmacısıyla, aynı kurnazlığı SSCB’den sonra RF’nda yaparak bünyesinde ki milletleri kabile düzeyinde zayıflatmıştır. Adıge milleti dört suni parçaya ayrıştırılmış durumdadır. Adıge-Çerkes-Kabardey ve Şapsığ. Bunu bir lütuf olarak değerlendiren, sözde aydınların sayısının az olmadığını da belirtmek gerek.

***

Vatan, milli duygunun maddi yönüdür. Soyu, ataları o topraklarda yaşadığı, manevi değerleri o topraklarla kaynaşmış olduğu gerçeği kişiye o toprakları sevdirir. Zayıflamış bir milli sevgiyi canlandırmak, uyanan bir milli ruhu yönlendirmek için o topraklar bir heyecan kaynağı, ulaşılması gereken hedef olarak gösterilmelidir. Çünkü ulusal duyguyu canlandırmak, gerekliliğini zihinlere kabul ettirebilmek için, tarihin derinliklerinde bir takım olaylar ile bu olayların geçtiği bir mekanın olması gereklidir. Bu bakımdan vatan ve orada meydana gelmiş olan siyasi olaylar çok önemlidir.

İnsanlık tarihini göz önüne getirirsek, vatan sevgisi var olmakla beraber, bazen yön ve şekil değiştirdiğini görürüz. Orta Asya’dan kopup Avrupa ortalarına kadar at koşturan Hunlar da, Moğollar da vatan, atının ayağının bastığı en son topraklara kadar uzanırken, birçok topluluk da, kendi milli topluluklarının yaşadığı topraklardan ibaret kabul edilirdi. Dünyada eski yurtlarını bırakarak, sonradan yaşadıkları toprakları vatan edinmiş birçok millet vardır. O halde vatan, milletin toplu yaşadığı topraklardır demek yanlış olmaz. Çünkü vatan denilen topraklar dünya şartlarına göre değişebilir ancak milliyet hiçbir şekilde değişmez.

 Vatan sevgisini, dinlerin de farklı şekilde etkilediği bir gerçektir. Örneğin Roma İmparatorluğunda bir Hıristiyan’a ‘vatanın neresidir’ diye sordukların da ben Hıristiyan’ım diye cevap verirdi. İslam’da da bu anlayış uzun zaman hakim olmuştur. Müslümanlığın temelinde ümmet anlayışı esası olduğundan, Müslümanlar için vatan tektir, milliyete dayanan çeşitliliği bölünmüşlüğü kabul etmez. İslam diyarlarının tümü, Müslümanlar için vatandır. Bu anlayışın Çerkesleri de etkilediğini görüyoruz. Nitekim Ruslar tarafından soykırıma maruz kaldıktan sonra atalarımızı, Osmanlı topraklarına göç ettiren sebeplerin içerisinde azda olsa bu anlayış yatıyor. Öyle ki benim köyüm olan İzmir-İlk kurşun halkı içerisinde, kutsal topraklarda yaşanması gerektiğine inanan bir grubun, Suriye güneyi civarlarına gitmek üzere ayrıldıklarını Babam’dan öğrendim.

 Milliyetin canlandırılmasında ve milli gayeye yönelme de, hürriyetin ve bağımsızlığın şuurlaşarak, ihtilalci görünüme bürünmesi ve bunun için de topluluğun anavatanı hedeflemesi gerekir. Çünkü bir millet, milli birliğe yönelirken milliyetinin dayanağı olan ve hukuken hak iddia edebileceği bir toprak belirlemek zorundadır. Biz Çerkesler için hedef, tek halk ‘ÇERKES’ , tek vatan ‘ÇERKESYA’, tek dil ‘ÇERKESÇE’ dir.

İngiliz yazar Grien şöyle der; ‘Bir devlet bir tesadüf eseridir, devletin kurulması da yıkılması da mümkündür. Fakat millet bir gerçektir, bir realitedir. Onu ne suni olarak bölmek nede yıkmak mümkün değildir.’

 ***

Milliyetin bireye yüklediği vazifeler vardır. Fert için tehlike ne olursa olsun, çıkarları neyi gerektirirse gerektirsin, matematiksel bir gerçek gibi, milli gerçekler ve sorumluluklar konuşulmalı ve tartışılmalıdır. Mantığa uygun olması kadar ahlaka uygun olması da çok önemlidir. Böyle olduğu zaman, milliyet fikri hem hak hem de olay olarak ortaya çıkmaya hazır olur. Milli mücadelelerin, dünya kamuoyunda sempati ile karşılanması bundandır. Bu noktada Milli karakterler durduk yere ihtilalcılığa dönüşmez. Milli haklar normal yollardan alınamazsa milliyetçilik, hak ile gücü birleştirmek zorunda kalır ki, o zaman milliyetçilik ihtilalcı karaktere bürünür. İnsanda arzular varsa, onu harekete sevk eder. Bunun için milliyetçiliğin kişinin zihninde doğmuş ve arzu haline dönüşmüş olması gerekir. Böylece temelinde ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir’ anlayışı yatan millet ve milliyet şuuru doğar.

Kendi kendimize Çerkes kimdir diye soracak olursak, vereceğimiz cevap ‘Kendini Adıge bilendir’ olur. Bu cevap doğrudur ancak eksiktir. Kendini Adıge bilmek yeterli değildir. Aynı zamanda tavır ve hareketleriyle Adıge olmak, kendini Adıge olarak göstermek gerekir. Bir Adıge atasözü bu konuyu çok güzel özetliyor ‘Adıge gibi yaşama, Adıge olarak yaşa’ 

 ***

Kültür, milli karakterle birebir bağlıdır. Aslında milletleri birbirinden ayıran en büyük özellik, kültürdür. Eğer insanlar ve toplumlar, hayatı algılayışları, yaşam biçimleriyle tıpa tıp birbirine benzeselerdi, milletler arası farklılıklar bu derece belirgin olmazdı. Her toplumun kendine özgü özellikleri vardır. Adıge milletinin de kendine özgür bir kültürü ve buna bağlı olarak ortaya koyduğu gelişmiş bir uygarlığı vardır. Din, değer hükümleri, ahlaki prensipleri, müziği, kılık-kıyafetleri, ev yapıları, kullandıkları silahları, giyim stilleri, ev döşemede ki ustalıkları, el sanatlarında ki görünümleri ve yemekleri ile Adıge uygarlığının binlerce yıl önceki halini yansıtan değerlerdir. Bu kültür ve uygarlık dünya genelinde bugün dahi saygınlığını sürdürmektedir. Bu uygarlıkta uyum, sanat ve mantığın hakim olduğunu görmemek imkansızdır. Yaşadığı devrin en yüksek uygarlığını yaratan bu milletin, savaşlarla dolu kötü bir kaderi olmasaydı, günümüzün sanayileşme çağında en parlak uygarlıklarından birisini ortaya çıkarabilirdi. Milli ve siyasi birlikten uzak olması nedeniyle ne yazık ki milletimiz bu mutluluğu tadamamıştır. Devlet olarak siyasi bir yapıya sahip olmasa da, Adıge milletinin toplu yaşadığı 19.yy. 3.çeyreğine kadar gösterdiği uygarlık ve medeni insan görünümüne, günümüz uygar milletleri yeni yeni ulaşmaktadırlar.

Ahlaki ve toplumsal kuralları ile demokratik ruhu, birçok toplumda bugün dahi görmek mümkün değildir. Tutarlı ve mantığa uygun, ferdi yüceltici çevre her Adıge için gittiği yerde aradığı bir ortamdır. Bu nedenle Adıgeler kendi milletini, gittikleri her yerde aramaktadır. Diğer milletlere mensup kişiler bile, Adıgeler içerisinde olmaktan huzur ve zevk duyabilirler.

 ***

 Çerkesler kapalı toplum yapısına sahip olmasına rağmen, başta ekonomik nedenlerden dolayı büyük şehirlere, göç etmek zorunda kalmıştır. Şehir hayatının yoğunluk kazanması oranında, milliyet duygusunu disipline eden toplumsal milli baskı, fonksiyonunu kaybeder. Sonuçta milliyet duygusunu oluşturan adet, anane, milli ahlak, hatta dini inançlar toplumsal işlerliğini yitirir. Nitekim şehirlere göç etmiş Adıgeler de, bu sorun tüm yıkıcılığıyla bugünün gündem maddesidir. Böyle bir ortamda, aydınlar ve seçkinleşen kişiler, halka milli duygu gibi düşünceler götürürken, kendileri de halktan kültür almalıdır.

Bana göre en büyük eksiklik aydın kesim ile halk arasında, fikir kaynaşması oluşmamış olmasıdır. Bu konuyu çok daha sade bir dil ile daha önceki yazılarımda da dile getirmeye çalıştım. Üç-Beş kişilik bir Adıge grubunda çok samimi, çok sıcak bir hava hakim olduğunu görürsünüz ama bu samimi havalar derine gitmeyen, yüce milli fikirlerde kökü olmayan ve sadece adet-ananenin sebep olduğu anlık sosyal ilişkilerin verdiği içgüdüsel sıcaklıklardır. Bunu Çerkeslerin yoğun katılım sağladığı organizasyonlarda, örneğin Sürgünü anma etkinliklerinde bile gözlemleyebilirsiniz. Çerkesler de toplumsal kaynaşmayı engelleyen maddi ve manevi birçok sebep ortaya konabilir. Ancak ben kendimce birkaç maddeyle bunu açıklamak istiyorum.

-Bu günü kurtarma, bu günü yaşama felsefesinden kaynaklanan milli değil, aile ve sülale odaklı yaşam tarzı.

-Toplumsal meselelerde dışlanma endişesinden doğan, hizmetten ziyade, görünmeye yönelme.

-Örf ve adetlerin toplumsal değerine ve gereksinimine önem vermeme, gereksiz görme topluma ve millete yabancılaşma. Bu çok yaygın ve sürekli dile getirilen bir şey.

-Dağınık ve başka kültürler içerisinde olmanın verdiği ruhani ve maddi olumsuzluklar.

 ***

Anavatandan uzak, farklı diyarlarda yetişmiş bazı aydınlarımız, Adıge milletinin bağımsızlığını ve Çerkesya devleti kavramını kafalarına sokamamış, gönüllerine ve ruhlarına sindirememişlerdir. İşte bu bizlere gösteriyor ki, öteden beri bazı Çerkes aydınlarında ve önderlerin de bağımsız Çerkes devletini hedefleyerek, halka dönme, halka inme arzusu yani milli şuur görülmez. Yukarıda bahsettiğimiz sorunlar, kendi aydınlarını kendisi yetiştirmeyen toplumlar için bir kaderdir. Aslında Çerkeslerin aydınları yok değil. Bir değil, birçok kadro oluşturacak kadar aydınımız vardı, ancak kimisi Osmanlı’ya kimisi Rusya’ya kapıldılar. Bugünde bu kapılmışlık devam ediyor! Bazı aydınlarımız din ve anane taraftarı, bazıları da insanlık ve realite dışı ideolojilere kapılmış olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu sebeplere dikkat edilirse, sonuçları incelenirse temelde yatan nedeni Adige felsefesini anlamamak ve milli havadan yeterince nasibini alamamaktır.

Benim için; milletime, Adıge milletine hizmet etmemiş, diğer milletlere hizmeti ile parlamış kimseler, Adıge’nin övünç kaynağı, gurur nedeni olamaz!

Milli ruhun reçetesi, aydını-halkı-toplumu ile bir bütün haline getirmek, kısacası her türlü olayda birlikte etkilenir olmak, Adıge toplumsal geleceği konusunda duygu ve düşünce birliği oluşturmaktır. Bunun için yukarıda değindiğim aydınlar, halkın içine girmeli, onların düşünce biçimlerini, ifade tarzlarını, dinsel düşünüşlerini, ahlaki görüşlerini, değer hükümlerini iyi analiz etmek zorundalar. Haddim olmayarak, toplum nezdinde seçkin kişilere buradan bir hatırlatmada bulunmak isterim. Örf, adet, anane kısacası Adıge kültürü, milli benlik ve milli deha halktadır.

Aynı hatırlatma, sanatçılar için de geçerli. Çerkesya’da ki eserler hariç, Adıgelere özgü parlak edebi eserlere rastlamak pek mümkün değil. Sebebi Adıge kökenli sanatçıların ve çeşitli sahalarda sivrilmiş zekâların, konularını kendi Adıge kültüründen ve milli müzemizden almadıklarındandır. Buna yeterince kabiliyeti olan birçok Adıge kökenli sanatçı var, ancak milli ruh yok. Bu da bize Adıge kökenli sanatçıların toplumundan kopuk ve uzak yaşadığını göstermektedir. Dolayısıyla bu sanatçılarımız başka milletlere hizmet etmekte oldukça başarılıdır.

***

Yapay toplumlar nasıl geçmişte olduğu gibi parçalandıysa, RF’nda polisiye devlet politikasında ısrar ettiği takdirde, dağılarak param parça olacaktır. Biz Adıgelerin, Çerkesya topraklarının bize ait olduğunu, dolayısıyla ulusal hakkımızın olduğunu savunmak mecburiyetindeyiz. Milliyetçi aydınların önderliğinde, ulusal yurdumuzda tam bağımsızlıkla yönetilecek bir yurdumuz olmasının hakkımız olduğunu önceden gönüllerimize, kafalarımıza ve milli şuurumuza yerleştirmemiz gerekiyor.

Adıge olduğu halde uyurgezer, içinde yaşadığı toplumların kültürlerine adapte olmuş, kendi milliyetlerini ve öz kültürlerini kaybetmiş veya kaybetmek üzere olan bu insanları uyandırmak, kendilerini bulmalarına yardımcı olmak, vicdani, milli hatta şeref borcu değil midir?

Ти адыгэ угу мыкIод уинасипыр ори  къэгъот

Devam Edecek…


Bu yazı toplam 3589 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net