Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Devlet - Sivil Toplum ve Çerkesler
05 Ekim 2010 Salı Saat 15:33

"Her şey kontrolle başladı !...

                                             Hitit Metinlerinden

 

DEVLET

Devlet oluşumlarının tarihi arka planı, fikri anlamda bizi çok daha değişik noktalara götürmesi muhtemel bir yığın olaylarla doludur. Ama yinede detaya girmeden ve ideolojik bakış açısından sıyrılarak baktığımızda görünen o ki; adına devlet denen teşkilatların kuruş amacı, başta kendi coğrafyasındaki olup bitenleri kontrol etme eğilimi ile işe başlayıp nihayetinde olabildiğince geniş bir alanı, ekonomik, demografik, siyasi, sosyal ve benzer noktalarda kontrol etme arzusunun, niyetten çıkıp fiiliyata dökülmesi işlemine dayanır. 

Bütün devlet teşkilatıysa bu kontrolün nasıl en etkili ve en ucuz bir şekilde gerçekleştirilebileceğine dair esaslı bir yapılanma girişimini, bu yolda teoriden pratiğe uzanan teşkilatlanma şemasından ibarettir.

Kontrol (egemenlik) işleri ne kadar büyük coğrafyaya yayılırsa, o kadar gelişmiş ve etkili yönetim şekillerine sahip olmanız gerektiği gibi, ne kadar çok bölgeyi kontrol altına almak isterseniz, ona uygun kontrol araçlarını, söz gelimi silah sanayinizi, ulaştırma ve ikmal unsurlarınızı tahkim etmeniz, sürekli yenileştirebilir donanımlara sahip olmanız gereklidir. Eğer tek kontrol unsuru olmak istiyorsanız bu yolda ihtiyacınız olan araçları mutlaka kendiniz üretmeniz, araştırıp öğrenmeniz, bilmeniz, yönetim anlayışınıza uygun tarzda ve harici kontrol mekanizmalarının etkisini bertaraf edecek yeni ve gelişkin sistemler üzerinde düşünmeniz gerekir.

Mesela günümüzün Irak coğrafyasında hüküm süren Babil devleti atı ilk ehlileştirenler olarak tarihe geçmiştir.  Babil Kasları olarak bilinen geç Babil devleti veya ikinci Babil devleti, muhtemelen Kafkas dağlarından ve vadilerinden at sırtında geldikleri bu coğrafya ya atı ve at biniciliğini tanıttılar.

Hittiler ise dünyada atlı savaş arabalarını icat eden ve kullanan ilk devlettir. Egemenlik ihtiyacı onları bu keşfi yapmaya yönlendirmiştir. Çünkü etraflarında kendileri ile çekişen yaman düşmanları vardı ve üstün olmak kontrolü elden kaçırmamak gerekiyordu. Egemenlik, büyük oranda bilginin araçsallaştırılmasına dayanan teknolojik yeterlilik ile pekişen bir üstünlük anlatımıdır.

Bu noktadan sonra, egemenlik münasebetlerinde adına devlet kurumları denen unsurlar toplamı, icra edecekleri görev tanımlarına uygun surette, mutlaka sivil katılıma açık organizasyonlar olmasının gerekliliği ortaya çıkar. Eğer kuruluş aşamasında yaşanan şartların bünyeye yerleştirdiği, ideolojik ve pragmatik ihtiyaçlar silsilesini takip eden bürokratik ve askeri yapılanma, yeni şartlara ve değişen durumlara uyarlanmaz ise bir gün gelir kontrol zafiyetiniz ortaya çıkabilir.

Dünya; 17nci yüzyılda Türk atlılarından korkuyordu, çünkü tımar sistemi ile çok ucuz maliyetlerle

(3 bin akçelik tımar a 1 atlı asker olmak üzere) sınırlarda atlı bir atlı ordu besleniyor, meydan savaşlarından daha çok, adına akıncılık denen bir tür sürekli yinelenen süratli savaş manevraları sayesinde Avrupa’nın hiçbir yeri tekin değildi. Kanuni devrinin en büyük akınına 40 binden çok atlı katılmış, bu atlılar çok geniş bir coğrafyayı tarayarak binlerce insanı esir ederek getirmişler (yaklaşık 9 bin kişi) bunun yanında hayvansal türü canlı ganimet ve tabii değerini bilemeyeceğimiz altın gümüş vs. sınıfında maddi getiri. 

Esasında Osmanlı devletinin gelir defterinde akıncılık (veya yağma) büyük bir sosyal kazanç kaynağı gibi durmaktadır. Dünya 19ncu yüzyılda İngiliz donanmasından korkmaktaydı, çünkü kendisinden sonra gelen iki donanma gücünün toplamından fazla bir güç hesabı ile kurulmuş ve sürekli bu güç paritesine sadık kalınarak geliştirilmişti. Ve İngilizler üzerinde güneş batmayan imparatorluklarını ve emperyalizmi kurmayı bu donanmaya borçluydular. Dünya ticareti İngilizlerden sorulmaktaydı. 20nci yüzyıla gelindiğinde ise dünya Amerikan hava kuvvetlerinden korkar oldu. 13ncüsü yapılan dev uçak gemilerinden tutunda dünyanın onlarca yerindeki hava üstlerine varıncaya kadar dünya Amerikan devletinin hava ve uzay denetimine girmiş durumda. Öyle ki aynı anda dünyanın 500 ayrı yerinde çalışan 9000 radar ve onlarca uydu Amerika ya havada uçan sinek hakkında bile bilgi veriyor. Kontrol ihtiyacı ne kadar büyükse teknoloji ve istihdam teknikleri de o kadar gelişkin oluyor.

Devlet iç  kontrol mekanizmalarında denetim veya yönetimde belli bir denge unsuru olan kurumların varlığı da yaşamsal önemdedir. Mesela Osmanlı devleti, Saray (bürokrasi), Askeriye ve İlmiye sınıfının bir arada, Nizamı alem (yeni dünya düzeni) politikasının etrafında, Cihan şümul (dünya egemenliği) stratejisinde hareket eden bir devletti. Fakat bu üçlüden en önce çökeni İlmiye sınıfıdır. Ulema, şer’i hukuku tefsir ederek kazandığı meşruiyeti kullanarak devlet aygıtının geri kalan kısımlarının egemenliğini dengeleyebilmiş, bürokrasi katında halkın ihtiyaçlarının ve çıkarlarının temsilciliğini yerine getirmiş sayılabilir.  Hz. Mevlana’nın sözü gerçek olmuştu. Bu memlekette demişti Mevlana; ‘’Medreseler viran olmadıkça kalenderlik cereyanı vücut bulamaz.’’

Osmanlı  ele geçirdiği ülkelerin özellikle ilmiye sınıfı mensuplarını başkent İstanbul’a yollayarak buradaki entelektüel ve kültürel gelişmeyi sürdürülebilir nitelikte tutmayı fetih dönemleri boyunca sağlayabilmiştir. İlmiye sınıfının çöküşünden sonra saray ile askeriye baş başa kaldıkları bürokrasi kademelerinde sürekli bir iktidar mücadelesine girişmiş, bu mücadeleler, her dönem sonu kendini besleyen nedenleri yeniden üreterek çöküşe kadar giden kısır bir döngü yaratmıştır. Üretim ve ticaret tekniklerine dayanan, sermaye sınıfının yeterince oluşamaması da bu mücadelede bir denge unsuru yaratacak sivil karakteri açığa çıkartamamış, neticede Osmanlı resmen çöküşünün çok öncesinde (Napolyon’un 1798 de Mısırı işgali taban alınırsa yaklaşık 120 yıl) yarı sömürge statüsüne düşmekten kendini kurtaramamıştır.

Değişen pek fazla bir şey yoktur aslında, zaten her devlet içerisinde belli oranda eskinin kalıntısını barındırmakta, eski iktidar sınıfları dönüşerek sisteme dâhil olmakta, iktidarın kontrol mekanizmaları ülke coğrafyasından elde ettiği geliri paylaşmak üzere stoklamaktadır. Fakat Osmanlının mirası üzerinde bu dönüşüm sağlanamamıştır denilebilir.

Sanayi devrimi ve buna bağlı gelişen süreçlerde ise toplum siyasetinin belli başlı ilgi konuları; iktidar alanı yaratma bunu daraltma genişletme ve toplumun bu resmi alanda görünürlüğü sorunu ile artan gelirin dağıtımı ile ilgili mevzuattır. Bunun sağlanması içinse demokratik sosyal hukuk devleti kavramı gelişmiştir.

Hem toplumun temsiliyeti devlet teşkilatında azami ölçüde görünür kılınacak hem de ülkeden toplanan GSMH toplumun değişik katmanları arasında eşit ölçüde pay edilecekti. Modernizmin refah devleti kavramında bu büyük ölçüde başarıyla uygulanabilmiştir denilebilir. Fakat modern görünüşlü ama içerik olarak içe kapalı ekonomik politikalar yürüten, yönetim anlayışı olarak da elitist vesayetçi düzenin egemen olduğu, bürokrasi reaya ayrımının güncel kaldığı totaliter ideolojik devletlerde bu süreç sağlıklı yaşanamamıştır. 

Toplum içerisinde devlet organları ile yayılan propaganda vasıtasıyla devletin gücü kavramsallaştırılmış, aynı zamanda bu mekanizma türlü şekillerde kutsallaştırılarak halk ile yönetim arasındaki ayrım keskinleştirilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak halk yığınlarının seçimle temsil mekanizmalarına gönderdikleri üyeler görünüşte hükümet olabilmiş ancak iktidar olamamış, kurulu düzenin belki ancak 1/3 ne tekabül eden hizmetler sınıfındaki alanları yönetebilmiş, geri kalan kurumsal kademeler ise bürokratik gelenek veya devlet politikası adıyla seçkinleştirilen sınıfların egemenliğinde kalmıştır.

Devletler geleceği de kontrol etmek isterler, tek başlarına veya ittifaklar halinde bir ülkenin veya dünya halklarının yaşamlarını da şekillendirmek isterler. Toplumsal hayatın akışında hayati önem taşıyan ekonomik çizgi, gerek hak ve hürriyetlerin hukuksal gelişmişimi, gerekse dünya ile ilişkiler hep adına devlet politikası denen gölgenin süzerenliğinde yürütülmüştür. Oysa gerçek modern devletlerde hükümetlerin politikası olur ve devlet kurumları halk tarafından seçilerek göreve gelmiş hükümetlerin politikalarına uymak ve uygulamak zorundadır. Politikasını beğenmediği hükümet kadrosunu halk seçimle görevden alır, değişik şekillerde türetilen bürokratik seçkinci konseyler halkın seçtiği hükümetlerin izleyecekleri siyasete ipotek koyamazlar.

Devletler geleceği de kontrol etmek isterler, tek başlarına veya ittifaklar halinde bir ülkenin veya dünya halklarının yaşamlarını da şekillendirmek isterler. Bir devletin bağımsız ve özgür olması, o devletin halkının da bağımsız ve özgür olduğu anlamında gelmemesi asıl durumu açıklamaya yeterlidir. Bugünün Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti pek çok yönden bizim doksanlı yıllardan önceki halimizi yansıtan bir tarihi aynadır. Adı demokratik, işaret vasfı halk olsa dahi bunların etkinliğinin bariz olarak ortaya dökecek bir sistem vücuda gelmemiştir. Ve belki Kuzey Kore halkı bizim 1993 yılında özel tvlerin yayına başlamasından önceki toplumsal tutumumuz gibi kendilerini dünyanın en güzel ve gelişmiş aynı zamanda en güçlü ülkesinde yaşadıklarını zannedebilirler. 

SİVİL TOPLUM KURUMLARI İLE SİYASET KURUMU

Hep söylendiği üzere tolumu oluşturan en küçük yapı grubu çekirdek ailedir. Batı modernizminde çekirdek aile önemlidir, zira batı toplumu ne modernizmin öteki yüzü olan sosyalizmdeki gibi kolektivizmle bağdaşır ne de medeniyetin öteki yüzü doğu toplumları gibi aşiret, aristokrasi, cemaat vb toplumsal yapılarla hayata tutunur. Bireyi var eden aile, onun toplumsal fayda esasında yetiştirilmesinden sorumlu olduğu gibi bireyin toplumdaki hukukunun da ilk kurucusudur. Öğretici temelde bireyin topluma adaptasyonunda, ona koşulları ve standartları öğreten, toplumun refah düzeyi ile kararlı yaşantısının düzen içerisinde devamında gerekli gördüğü devletin sosyal politikalarının uygulanmasının takipçisidir. Aile yapısı toplumların kültürel ve siyasal yaşamlarının devamı ile bireylerin bu sisteme aidiyetlerinin yaşandığı ilk basamaktır. 

Sonrasında ise kişi kendi isteği ve gördüğü lüzum üzerine aileden daha gelişmiş toplumsal yapılar olan ve devlet ile toplum arasında bir ara kuruluş vazifesi gören Sivil Toplum Kurumlarına geçiş yapabilir.

Devlet kurumları, toplum içerisinde var olan güç kaynaklarından etkilenerek uygulanan politikalarda değişikliklere gidebilir, kendileri dahi değişip dönüşebilirler. Sivil toplum kuruluşları modern toplumda var olan eşitsiz güç odaklarının devlet politikasına olan etkilerini dengeleyen bir işlev üstlenirler.

İktisadi ve idari yönden herhangi bir güç olamayacak, devlete baskı unsuru yaratamayacak bireyler, kendi geleceklerini ilgilendiren bir sosyal-siyasal politikalar doğrultusunda örgütlenerek bir araya gelip siyasi bir güç olabilirler. Bu ise devlet kurumlarının izleyecekleri sosyal, ekonomik politikalarda etkin olma vasfını STK’nın şahsında STK ya üye bütün bireylere kazandırır. 

Bunu engellemek isteyen totaliter rejimler halk yığınlarının toplanma ve fikir beyan etme özgürlüklerini ellerinden almışlardır. Ve STK yapılanmalarına giden ilk yol düşünce ve fikir beyanı hürriyeti ile toplanma ve örgütlenme hakkının elde edilmesi ile işe başlanmıştır. Bu konu ise demokrasinin gelişimi ile yakından bağlantılıdır. Eski sistemde yönetim kademelerinde olanların hayatta kalarak dönüşerek yeni sisteme katıldığı ülkelerde demokrasiye geçiş daha kolay olmuştur. Türkiye gibi eskinin kökten kazınmak istendiği coğrafyalarda ise bu hiçte kolay olmamış, sürekli kendini yeniden üreten veya zoraki ürettirilen rejim elden gidiyor kaygıları ile fiziki parçalanma paranoyası aşılarak, bu konulara sıkı sıkı bağlanan vesayetçi devlet yönetiminin demokratikleşmesinde hayli çaba sarf edilmiştir.

Batı  ile Sovyetler arasında yer bulabilen ülkelerde demokrasi yerine ikame edilen sistem ideokrasi, ara rejim, karma rejim niteliğindedir. Bu bir tür gerici modernizm denemesinde adeta, Batı normlarına göre uygun olanda, Sovyet sistemine göre uygun olanda bu ara rejim sistemlerinde kabul görmemiş, halk yığınlarının sivil örgütlenme süreçleri ve şekli ideokrasinin (ideolojik bürokrasi) gölgesinde kalmıştır.

Devlet bürokrasi kademelerinin tumturaklı ideolojik yapısı ve bakış açısı nedeniyle, sivil toplum kuruluşlarını ne yapmak istedikleri belli olmayanlar veya açıkça devlet düşmanları olarak yorumlayarak olumsuzlayan politikaların aktifliği, toplum bireylerinin siyasi kurumsallaşmaya giden yolda devletten ve siyasetten soğuması sonucunu beraberinde taşımıştır. Göze görünür bu devlet tavrı ile toplumu yıldırma süreci toplumun STK ‘lara ilgisiz kalması ayrıca sivil toplum kuruluşlarına olumsuz itibarla bakmasına neden olmuştur. Bu aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının katılım azlığından dolayı kendi güçsüzlüklerini de açığa çıkartmıştır.

Genel olarak bütün Ortadoğu coğrafyasında sivil toplum kuruluşları güçsüzdür. Bu coğrafyada koyu bir gölge imaj olarak yaratılan devlet erki ve onun ideobürokrasinin mensupları kendini hem efendi hem de toplumun çoğunluğunun oluşturduğu varsayılan orta sınıfın yerine ikame ederek, sivil toplumun ilgi alanına girebilecek, toplumsal kültür, siyaset, bireysel hak ve özgürlükler, yönetimin içeriği (ana yasalar) gibi çalışmaları tek elden yürütmüşlerdir. Askeri veya sivil görünümlü ideolojik bürokrasinin siyasete sürekli müdahalesinin doğal sonucu olarak, toplumda bir sivil muhalefet de gelişememiştir. 

Oysa başta asker ile siyasetin arasına mesafe koyulması sivil toplumun, sivil siyaset kurumlarının gelişmesi için elzemdir.

Kuşkusuz bağımsız sivil toplum örgütlenmelerinin halkı topyekûn bir demokrasiye götüreceğini varsaymak ta yersizdir. Fakat genel olarak şunu söyleyebiliriz ki, ekonomik büyüme ile desteklenen sivil toplum yapılanmaları bir ülke için demokrasiye yönelişin yapı taşlarıdır. 

Pek çok sosyal bilim adamının değindiği üzere Ortadoğu doğal kaynaklara dayalı kapalı ekonomiler ve bu kaynakların dışarıya satımı ile elde edilen milli gelirin üzerinde hak sahibi konumunda duran rantiye devletlerine sahiptir. Bu siyasal sistemler ise hemen her dönem kendini yeniden üreten sebepler bulmakta çok başarılıdırlar. Mesela Arap-İsrail anlaşmazlığı aslında Arap devletlerinin de çok işine gelen bir durumdur. Halkı sürekli İsrail düşmanlığı ekseninde tutmak, devlet ideolojisi için aslında kendi varlığını meşrulaştırmaktan öte bir anlam ifade etmez. Aynı şekilde Türkiye de sonu gelmeyen iç ve yarı iç tehdit argümanları sürekli dolaşımdadır. 

Resmi bürokratik çevreler her fırsatta, basın yayın propaganda araçlarında boy göstererek, Türkiye yereline mensup bir olguyu, birinci veya ikinci tehdit olarak hatırlatır dururlar.

Çözümün ise yine kendilerine sınırsız bir otorite tanındığı zaman gerçekleşeceğini savunurlar. Sorun tanımlamasında sivil toplum kuruluşlarının herhangi bir katkısı olmadığı gibi, sivil tolumun uzantısı olan sivil toplum siyaset kurumlarının dahi bir sorun tanımlama ve çözüm bulma girişimleri pek kaale alınmaz.

İşler böyle yürüdüğünde ise değişen zaman ve bürokrasinin algılama ihtiyacına göre, etnik, dini veya siyasi içerikli toplumun herhangi bir kesimi çok kolaylıkla, tolum dışına itilerek soyutlanabilmekte, hedef tahtasına oturabilmektedir. Yetmişler ve seksenler boyunca Türkiye de komünizm ve solculuk tehdit algılanmasında birincil olarak yer almış, doksanlar ve günümüze kadar da siyasal İslam devlet politikası olarak irdelenen negatif tutumdan nasibini almıştır. Sivil toplum oluşumlarının gerçekliği bir ülkedeki güvenlik sorunlarının hal olması ile doğru orantıdadır.

ÇERKESLER

Ne yapmalı? Daha doğrusu ne yapmamalı diye sorarak işe başlamak gerekir.

En başta günümüzün irrasyonel Çerkes tavırları olaraktan, sivil toplum oluşumunda ön alma taktiği ile hareket eden görece kendilerini görünür kılabilen, ideokrasinin uzun kolu şeklinde hareket eden yapay kurumsallaşma denemelerinden uzak durmak gereklidir. Örnek vermek gerekirse, demokratikleşme konusunda güncel bir Kafkas STK hareketi olarak ortaya çıktığını ilan eden, fakat nedense anayasa referandumu sürecinde kader anının gelip çatması ile iradesizliği ayan beyan ortaya dökülen bir hareket, ön alma tekniklerin(surging) açıklanması açısından için iyi bir örnektir. 

İkincisi apolitik olmayı öğütleyen ve halkı salt kültürel subjeler olarak algılayan, Çerkesliği ve bilinci belirli bir anda yaşamış sayarak ve bir daha ki ana kadar donuklaştıran, halkın çapraz yaşam bağlarını (kendi içinde ve dış çevre ile) geliştirmeyi siyaset bilinci olarak vazife edinmeyen yapılanmalardan vazgeçilmelidir.

Çerkeslerin geleneksel sosyal katılımcı kültürleri ve (eğer hayata geçirilebilirse) geleneksel karar alma mekanizmaları ile Ortadoğu halkları içerisinde, sivil toplum örgütlenmeleri yaratabilecek potansiyeli içlerinde barındırdıkları düşünülebilir. Ortadoğu ve Türkiye halklarına göre sivil irade olarak daha net tavır koyabilme özelliklerine sahiptirler. Çünkü sivil toplum oluşumlarının temelinde ideolojik varyantlar değil, akılcılık esastır. Akılcılık bireyselliğe atıf yaptığı gibi, STK oluşumları vesilesi ile bir arada yaşamak isteyenlerinde tek seçeneğidir.

RF devlet yönetimi bürokrasisinin demokrasiye evirilmesi ancak içeriden yapılacak sivil toplum muhalefeti ile mümkün olabileceğinin farkında olan Batı için Sovyetler birliği döneminden sonra RF içerisinde bir sivil toplum kurumları yaratmak başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Batı önünde sonunda RF içinde yönetim dengelerini kurabilmek adına STK oluşumlarına destek vermek zorundadır. Hali hazırda RF de ve RF öncesi Sovyetik dönemde STK varlığının hiç olmadığını düşünmek yanlış olmakla birlikte, bu yapıların rejimin temel diskurlarını tekrar eden söylemleri ve sistem tarafından daha kolay yönetile bilirlik arz ettiğinden olsa gerek bu STK oluşumlarını federasyon, konfederasyon şeklinde merkezileştirildiğini görmek STK varlıklarının, halka hiç olmamasından daha çok zarar verdiğini belirtmek gerekir.

Bunun en bariz örneği Çerkesler için DÇB örgütü olsa gerek. Hiç olmasa daha iyi olurdu demek insanın içinden geçen bir düşüncedir. DÇB son dönemlerdeki işlevsizliği ve kültürel isteklendirme odaklı kahir eksende sorunsuz bir toplum heyulasında gezinen bir yapılaşma örneği sergilemekte, halkın reel ihtiyaçlarına olan politik temsiliyet görevini hiç sayarak, her şeyi yutan bir kara delik vazifesi ile maluldür.

Eğer talepler arkasındaki güce göre çok yüksekse, baskıya maruz kalırlar ve bu baskı çoğu zaman etkili olur, tersi durumda ise yerel yönetimler talepleri görmezden gelirler ve sistem ile aralarındaki bağıları güçlendirmeye yönelirler. Kafkasya Çerkes yerel elitlerinin de RF içindeki oligarşi ağına saplanmaları halkın taleplerine olan kayıtsızlığın ifadesidir.

Peki ne yapmalı?

Sivil toplum örgütlenmesi konusunda yardım ve deneyim aktarımı almaktan çekinmemeli ayrıca sivil toplumun üst kolu olan sivil toplum siyaset kurumları ile akılcı ve gerçekçi pozisyonda iletişim kurulması sağlanmalıdır. Çerkesler kimsenin arka bahçesi olmadığından hareketle toplumun gelecekte daha güvende olmasını sağlayabilecek politikaların sahipleri ile diyalog kurulmalıdır.

STK lar bir sorun alanının statüsünü değiştirmek, bir grubun hukuksal haklarını güncellemek veya benzeri hakları muhatabından talep etmek üzere kurulurlar. Bu anlamda RF içerisindeki Çerkes bölgelerindeki STK lar ile her alanda işbirliği imkanları ve bu imkanların işlevsel hale getirilmesi, bağlı olunan ülkelerin hukukları zorlanarak elde edilmelidir. Sınırı göremeyen hiçbir hareketin, halkın kaderinin gidişatında hiçbir yenilik veya çığır açamayacağı gerçektir. Şuana kadar diasporada olsun anavatanda yaşayanlar olsun Çerkesler, önlerinde duran ufuk çizgisine kadar olan büyük boşluğu doldurmak ve anlamlandırmak üzere çaba sarf etmişlerdir. Kendi aralarında belirli ölçüde bir sinerji birikimi sağlayabilmişlerdir. Bundan sonrası için birikimi halka mal edebilmek adına Çerkesya fikrinin savunucularının henüz ortaya çıkmamış olan bir STK olarak örgütlenmesi kaçınılmazdır. Bunun metinsel bazda alt yapısını yazacak, şemasını çizecek değerli pek çok insanımız vardır. 

Kafkasya planında Çerkesya fikrinin meşruiyet sorunu yoktur, diaspora ayağında ise STK oluşumu gerçekleşebildiğinde, Kafkasya da kine benzer bir irade ortaya konabilecektir, diasporanın Avrupa ayağı ise STK oluşumları konusunda her iki alana katkı yapabilecek konumda ve destek sağlayabilecek kaynaklara yakındır. Yakın zamanlardan itibaren Çerkesler kendilerini ilgilendiren sorunlarına ideolojik bakış açılarını ve sorunlarına olan salt duygusal vurgulamalarının terk ederek yapısal ve çözüme yönelik girişimlere aktive olmalarını beklemek yerindedir.


Bu yazı toplam 3456 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net