Karakter boyutu :
LAZLARDA ASİMİLASYON PSİKOLOJİSİ TAHLİLLERİ

19 Aralık 2013 Perşembe Saat 21:55

Soru: Ben bir Laz’ım ama “Türk’üm” deme zorunluluğu hissetmekteyim, neden?
Cevap: Gayet normal… Bu durumdan dolayı kendinizi suçlu hissetmeyin. Öncelikle gevşeyin ve derin bir nefes alın. Sizde, dünyanın her bölgesinde görülebilen AUH Sendromu bulunmakta, yani ASİMİLASYONA UĞRAMIŞ HALK SENDROMU… Çok sıklıkla, sizin durumunuzdaki bireylere tesir eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük özveriler de bulundunuz. Birçok Laz bu savaşta can verdi. Bunu biliyorsunuz. Tıpkı diğer halklar gibi. Fakat özellikle 1928 yılında ki dil devrimi ve peşinden daha acımasızca ve aleni bir şekilde yayılmaya başlayan ULUS DEVLET yaratma çalışmaları, Anadolu’da ki birçok halk için sonun başlangıcı oldu. “Vatandaş Türkçe konuş!” diye yapılan anonsları bilmiyor olabilirsiniz. Onlara göre amaç, güya daha güçlü bir devlet yaratmak idi. Fakat unuttukları şey, bizler zaten yeterince güçlü olduğumuz için kurtuluş savaşını kazandığımızdı. Yani sadece Laz iken, sadece Kürt iken, sadece Zaza iken, Arap iken, Süryani iken… Herhangi bir “üst kimlik” şarlatanlığına ihtiyaç duymadan kazandık Kurtuluş Savaşı’nı.
Sizin şu an “Ben Türk’üm ya da önce Türküm sonra Lazım” deme gerekliliği hissetmeniz, yaklaşık 80 yıllık bir asimilasyon politikası yüzündendir. Vücudunuzun ve beyninizin halisunasyon görüyor olması normaldir. Bu hastalığa yakalanan her bireyde aynı belirtiler seyreder.
Soru: Amaç aslında Anadolu’da ki halkları Türkleştirmek miydi?
Cevap: Evet… Osmanlı Devleti’nin fiilen yıkılması ve İstanbul’un işgal edilmesiyle birlikte, Batılı güçlerin iradesinden haklı olarak rahatsızlık duyan ve kaçıp yeni bir ülke kurmak için Anadolu’ya geçen aydın askerler/bürokratlar “‘Türkçü” idiler. Çoğu Balkan göçmeniydi ve Balkanlardaki yenilgilerden kalan bir eziklik duyguları vardı. Çoğunun gene Osmanlı’dan almaları gereken hınçları da vardı. Çünkü Osmanlı Devleti “Türkçü” bir devlet değildi. Türkler/Türkmenler hep sürülen, savaşa götürülen, can verilmeleri istenen bir halktı. Ne Türklerin bir değeri vardı Osmanlı’da ne Türkçenin… Bütün suç, Osmanlı’nın bu politikasındaydı. Böyle düşünüyorlardı. Yani aslında asimilasyon, bu kişilerin beyinlerinde zaten başlatılmış bir refleksti. Vakti gelince de fiiliyata döküldü. O zihniyetin, Anadolu halklarını anlayamamaları bundandır. Çünkü şartlanmıştılar. Çünkü sınırları çoktan çizilmiş hayallere sahiptiler. Bu hayallerin gerçekleşebilmesi için her fikri, halkı kullandılar. Sözde Ermeni çetelerine karşı Kürtleri, Hamidiye Alayları ile kullandıkları; Pontus Çetelerine karşı Lazları, Çerkezleri kullandıkları gibi. Sorun tamamen duygusaldı. Amaç yerine getirilip savaş kazanıldığında bu kez Çerkezler, Kürtler isyancı oldu… Çünkü artık Türklüğün dışındaki tüm GERÇEKLERİN yok edilmesi, kötü gösterilmesi gerekiyordu.
Soru: Bu “Türkçü” diye yadırgadığın kişiler bizi düşmandan kurtardı. Kurtarmasa mıydı?
Cevap: Sahip olduğunuz AUH Sendromu’nun bir belirtisidir bu. Olaylara hep tek pencereden bakıyorsunuz. Kimse bu savaş niye kazanıldı demiyor. Birçok Laz, Sarıkamış’tan, Çanakkale’den geri dönmedi. Tıpkı diğer halklar gibi… Mesele burada savaş kazanıldıktan sonraki süreçtir. İkisini karıştırmamak gerekiyor. Genel olarak asimilasyonu uygulayan zihniyet, savunmasını hep “bu ülkeyi biz kurtardık, biz kurduk” mantığı üzerine inşa ediyor. Gerçeği göz ardı ediyorlar. Ya da kendilerini kandırıyorlar. Bu ülkeyi Laz, Kürt, Çerkez, Pomak, Arap, Süryani… hepimiz birlikte kurduk. Birinci mecliste bunu çok iyi görebilirsin. Neden sonrasında sadece tek bir ırkın varlığından söz edilmeye başlandı? Çünkü amaç belliydi.
Soru: Asıl hasta olan sizsiniz! Bölücülük yapıyorsunuz!
Cevap: “Bölücülük” kelimesini kullanmaya başlamanız, aslında hastalığınızın son evreye girdiğinin kanıtıdır. Bu süreçten sonra artık “Türk” ve “Türkçe” tanımlamalarının dışındaki her kelime, sizi huzursuz edecektir. Birilerinin Lazca kitaplar yayınlaması, birilerinin Kürtçe klipler çekmesi gibi durumlar sizi “çıldırtacaktır”. Eğer Türkçenin dışında bir dilin konuşulması sizi çıldırtma noktasına getiriyorsa kendinizi hemen “bağlayın”… Çünkü çevrenizdekilere zarar verebilecek duruma gelmişsiniz demektir. Beyninize çöreklenen AUH Sendromu, sizi kontrol etmektedir. Sizi mutsuz etmektedir. Hayat, çok kısadır ve yaşamaya değerdir.
Bölücülük meselesi… Bölücülükten kastın ne olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Yani ULUSÇU zihniyetin bile bugüne kadar tam olarak açıklayamadığı bir durumdur. Yani eğer bölücülükten kasıtları parçalamak gibi bir eylem ise, asıl bölücü kendileridir. Çünkü Anadolu toprakları bir bütündür. Siz bu topraklarda Laz Halkını, Kürt Halkını, Süryani Halkını, Pomak Halkını vb…. yok sayarsanız, zaten parçalamış olursunuz. Kurtuluş savaşı kazanılır iken birlik mesajları verenler, sonraki süreçte tüm bu halkları yok sayıp asıl bölücülüğü başlatmışlardır. Özetle geçersek; asıl bölücüler; Faşist/Ulusalcı tek parti zihniyetidir…
Soru: Bu hastalığın (AUHS) başka ne gibi belirtileri vardır?
Cevap: Tabi ki vardır. Birbirine yakın sendromlarla ortaya çıkar.
Örneğin; Bu hastalık öyle işlemiştir ki size, kendi halkınızı küçümser, çoğu yerde “Ben Türküm” demeyi tercih edersiniz. Bu söylemi gerekli hissetmek ise işin en kötü yanıdır. Ya da kendi tarihinizi yetersiz, Türk tarihini ise “şanlı” bulursunuz… Kendinize, yaratılışınız ile verilen her değeri küçümser, egemen olan halkın değerleri için varlığınızı feda edersiniz. Bu sizde öyle hal alır ki, adeta bir yarış içerisine girersiniz. Bir Türk bile sizin kadar Türkçülük yapamaz olur. Size yetişemez. Eğer bir Laz olarak aşağıdaki cümlelerden birkaçını dahi olsa, bilinçli iken birkaç kez söylemiş iseniz tedaviye başlamanız gerekli:
-Laz demek Kuzey Türkleridir.
-Laz tarihi mi varmış?
-Lazca diye bir dil yoktur.
-Lazcanın alfabesi yoktur.
-Hepimiz Türküz…
-Lazca, Türkçe kadar yeterli değildir.
-Lazların tarihi, Türkler gibi değil ki!
-Şimdi Fatih Sultan Mehmet, o şanlı padişah benim ecdadım değil mi?
- vb…..
Soru: Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin asimilasyon yaptığını ispatlar mısınız? Böyle atıp tutmak kolay!
Cevap: Şimdi yeniden soluk almanızı ve gevşemenizi, hatta gerek duyuyor iseniz kendinizi bağlamanızı istiyorum.
Devletler, asimilasyon politikalarını; diğer politikaları gibi çok da aleni bir şekilde uygumazlar. Gerçi Türkiye Cumhuriyeti’nde her şey apaçık ortadadır. Anayasada, içerisinde “Türk” kelimesi geçen her madde, devletin asimilasyon politikası uyguladığına birer delildir. Türklüğün dışındaki hiçbir unsuru kabul etmemek, zaten bu politikanın temelini oluşturur. Fakat sizin anlayabileceğiniz bazı örnekler getirmek isterim.
-En yaygın bilineni Dil Devrimi ve sonraki süreçtir. 1928 yılında Anadolu coğrafyası, tarihinde hiç görmediği bir zulüm yaşanmıştır. Türkçenin dışındaki tüm diller yasaklanmıştır. “Vatandaş Türkçe konuş!” diye insanlar tehdit edilmiştir. Amaçlarını; “birbirimizi anlayacağımız bir dil oluşturmak” diye papağan gibi tekrar etseler de, bu tamamen yalandır. Sanki dil devriminden önce Anadolu halkları birbirleri ile anlaşamıyorlardı. Bakın, Türkler bile henüz Anadolu kapılarına dayanmadan önce bu coğrafyada halklar vardı ve birbirleri ile pek de güzel anlaşıyorlardı. Çok geriye gitmeye de gerek yok, Osmanlı hâkimiyeti altında Anadolu halkları bence gayet iyi anlaşıyorlardı. En azından başlarına dayatılan bir “Türk olacaksın” emri yok idi.
-Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları’nın yangından mal kaçırır gibi peşi sıra açılmaları, kurtuluş savaşını kazanan halklara yapılabilecek en büyük ihanetti. Çünkü o kurumlarda sadece Türk kardeşlerimizin tarihleri ve dilleri araştırılmakta, diğer halkların dillerinin ve tarihlerinin varlıkları bile anılmamaktadır. (Siyaset gereği geçtiğimiz seneler Türk Dil Kurumun Kürtçe Sözlük hazırlamış olmasını unutmamak gerekir!) Aynı canı verirsiniz, aynı kanı dökersiniz ama sizi kimse iplemez. Devletin çıkarttığı tarih kitaplarında hep Türkler ve Şanlı tarihleri vardır. Bir kelime bile sizden bahsetmezler. Pardon ederler, Çerkez İsyanı, Kürt isyanı… Ya da Laz Ziya Hurşit… Laz olmamasına rağmen bir şekilde Lazları da baskı altına alacak bir figürdü. Zavallı adam… Yani süreç böyle devam etse idi Kızılderililerden sonra uzaylıların da Türk olabileceği bu kitaplar da yazılacaktı.
-En önemlisi ve geçtiğimiz aylarda kurtulduğumuz “Ne mutlu Türküm diye!” cümlesi… Her sabah çocuklara bu yemini tekrarlatmak, tam bir zulümdü. Şimdi eğer benim bu cümlemden sonra çıldırma noktasına geldi iseniz, AUH Sendromunun ne kadar güçlü olduğunu hissediyorsunuz demektir. Arkadaşlar, mutlu olabilmek için illa da Türküm demeye gerek yoktu. Neyse ki kurtulduk.
-Benim müziğe karşı özel bir ilgim olduğundan bir de TRT’den bahsetmek isterim sana. Bu kurum, pek tabi Türkçe yayın yapacaktı. Kusur aramamak gerek. İstenilse idi kuruluşundan bu yana birçok dille yayın yapabilirdi ama yapmadı. TRT bunun yerine ne yaptı; örneğin bir TRT müzik korosu kurdu. Sadece Türkçe ve Türk halk müziğinin bulunduğu, söylendiği bir koro. Vatandaşın vergileri ile Türk Müziği araştırıldı. Arşivlendi…
Fakat ne Laz müziği, ne Kürt müziği, ne de başka bir halkın müziği için tek kuruş para harcamadı. Kafa yormadı. Araştırma yapmadı. Çoğu Ermeni - Kürt müziği, Türk Halk Müziği diye arşivlendi. Eğer bir Laz olarak, bu durum senin gururunu incitmiyorsa, AUH Sendromu yüzündendir. Öbür türlü kalbin kırılır, gerçekten benim gibi çok üzülürdün… Ya da daha açıklayıcı bir ifade ile, hayal kırıklığına uğrardın.
Fakat ne Laz müziği, ne Kürt müziği, ne de başka bir halkın müziği için tek kuruş para harcamadı. Kafa yormadı. Araştırma yapmadı. Çoğu Ermeni - Kürt müziği, Türk Halk Müziği diye arşivlendi. Eğer bir Laz olarak, bu durum senin gururunu incitmiyorsa, AUH Sendromu yüzündendir. Öbür türlü kalbin kırılır, gerçekten benim gibi çok üzülürdün… Ya da daha açıklayıcı bir ifade ile, hayal kırıklığına uğrardın.
-Daha başka bir durum ise, hâlen Lazların kim olduklarının bilinmiyor oluşu… Lazcanın hâlen “celiyirum cidiyirum” dan ibaret olduğunun sanılması… Sence bunun sorumlusu kim? Bizde mi? Belki, kendimizi o kadar iyi anlatamadık. Tanıtamadık mı diyeceksin? Ama bunu nasıl yapacaksın? Sen daha kendin, kendi kimliğini kabul etmemişken, kendini bir başka halka nasıl anlatacaksın? Burası, senin en fazla çıkmaza düştüğün noktadır. Eğer devlet tarih kitaplarında Lazlardan da bahsetse idi; sadece bir paragraf ile Lazlardan, Kolhlardan bahsetse idi, böyle olmayacaktı. Ne oldu? Kafası 12’den sonra çalışmayan halk. Hadi ya? Ülke kurulurken öyle değildi ama? Lazlar o kadar onurlu ve cesur insanlardan oluşuyor ki, komşuları bile ben Lazım diyordu. Bu şekilde ta Samsun’a kadar herkes “biz Lazız” deyip durdu. Ne zamana kadar? Lazlar da artık kendi kimliklerinin farklarına varıp, dillerinin korunabilmesi için haklı olarak çalışmalara başlayana kadar. Kim rahatsız oldu?
Aslında Laz olmayan fakat Lazlara yüklenen o cesur, korkusuz, vatanını seven halk imajından bugüne kadar haksızca yararlanan Karadenizliler… Bu insanlar, özellikle bin bir güçlükle kazanılan anadil derlersine kızdılar. Çünkü devlet artık Lazca diye bir dili resmen tanımış oldu. Bu da, onların Lazca bilmediğini ve dolayısı ile Laz olmadıklarını ortaya çıkarttı. Tam bir hezeyan. Tam bir yürek yıkımı kendileri için. Şimdi ne olacak; kendilerini nasıl tanımlayacaklar? Bugüne kadar Lazım diyorlardı; şimdi onu da diyemeyecekler. Elinden şekeri alınan çocuk misali, ağlayacaklar mı?
-TRT’nin talep olmasına rağmen hâlen Lazca yayın yapan bir kanal açmaması, “ben asimilasyon uyguluyorum” demenin bir başka adıdır.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama tüm bunlardan önemlisi, sendeki gibi bir hastalığa sahip olan bireylerin, kendilerine asimilasyon uygulandığını asla anlayamayacak olmalarıdır.
Soru: Seçmeli anadil dersleri alınca Lazca yaşayacak mı sanıyorsunuz?
Cevap: Elbette yaşamayacak ama ailelerin bakış açıları değişecektir. Yani 80 yıldır sana, bu dili konuşmaman yönünde baskı yapan devletten kurtulduğumuz az da olsa anlaşılacak. Önceleri, okuldaki öğretmenlerinden baskı görmemeleri için çocuklara Lazca öğretmezlerdi. Şimdi o olmayacak. Çünkü bir öğretmen, devletin okulunda anadil dersi veriyor olacak. Bu da Laz anne babanın üzerindeki korkunun atılmasını sağlayacak.
Soru: Sanki okullarda baskı varmış gibi konuşuyorsun?
Cevap: Bu soruya cevap vermenin anlamı yok. Ama 2012 yılında Arthaşeni’de yaşana bir olayı sana anlatmak isterim. Benim küçük kuzenim Rıza, bir gün okuluna gidiyor. Her zamanki gibi sınıfına giriyor ve sınıf arkadaşı Ayşe’ye Lazcada nasılsın anlamına gelen “Muçhore Ayşe?” diyor. Bu, belki de onun bildiği tek Lazca kelime. Fakat o kız çocuğu, beynine nasıl bir hastalık tohumu atılmış ise, doğruca öğretmenine gidiyor ve ona “Öğretmenim Rıza bana muçhore, dedi.” diyor. Bu Laz öğretmen de Rıza’yı alıp, onu müdüre çıkartıyor. Müdür olacak olan adam(!) da, yengemi okula davet ediyor. Gerekçesi, Rıza’nın okulda sürekli olarak Lazca konuşması….
Sanıyorsam bu örnek, bu baskının hâlen nasıl yapıldığını kanıtlar.
Soru: Ne yani ayrı bir devlet mi kuralım? Onu mu istiyorsunuz? Herkesin dilini resmi dil mi yapalım?
Cevap: Başka bir devlet kurmaya gerek yok. AUH Sendromlu hastaların birçoğunda gene aynı tepkiler gerçekleşiyor. Başka bir devlet kurmaya gerek yok. Lazların devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu ülke Türklerin ya da Türkçülerin tapulu malı değildir. Can verdik, şehit verdik. Dedemim amcaları Sarıkamış’ta kaybolduklarında tek kelime Türkçe bilmezler ya da doğru dürüst konuşamazlardı. Madem bir arada yaşayacağız diye yola çıktık, o halde bir Türk, Türkiye Cumhuriyeti’nde hangi haklara sahip ise, bir Lazın da, bir Kürdün de aynı haklara sahip olması kadar doğal bir durum var mıdır? Devlet kim oluyor da bana bu hakları veriyor. Bu benim doğuşumla birlikte kazandığım haklardı zaten. Senin ayrıca bir lütufta bulunuyormuş gibi davranman, yalnızca AUHS’lu hastaları kandırır.
Bunun dışında Avrupa da ve dünyanın birçok bölgesinde birbirinden farklı dillerle eğitim veren ülkeler vardır. İnternetten kısa bir araştırma ile anadilde eğitimin nasıl verildiğini öğrenebilirsiniz.
Fakat asimilasyoncu zihniyet, Avrupa’dan sadece işine gelen kanunları aldığı için, sorun halledilemezmiş gibi durmakta.
Soru: Madem öyle ben bu hastalıktan nasıl kurtulacağım?
Cevap: Öncelikle yeniden derin bir nefes al ve ver. Bu işlemi iki kez daha tekrar et. Sonra da şu hayatın, bir gün son bulacağını düşün. Kendi ölümünü düşün. Savunduğun düşüncenin ve ideolojinin, bu dünyada kapladığı alanı düşün. Aslında ne kadar da mantıksız amaçlar peşinde koşup ömür tükettiğimizi düşün. İnsanları oldukları gibi kabul etmenin ne kadar güzel olduğunu ve sana nasıl keyif verdiğini anlayacaksın. Bunları düşününce içindeki öfke soğuyacaktır. Hayata, halklara daha başka bakacaksın. Onları sevmeyi başaracaksın. Kürtçe müzikten keyif alacaksın, Süryanileri daha ilginç bulacak, yaşadıkları sürgünden dolayı hüzün duyabileceksin. En önemlisi de hiçbir halkın hiçbir halktan “şanlı” bir yanı olmadığını anlayacaksın. Bu zor değil…
…
(Lazlarda asimilasyon psikolojisi, Murat Murğulişi)
Kaynak: http://lazlardaasimilasyon.blogspot.com/
Kaynak: http://lazlardaasimilasyon.blogspot.com/
Bu haber toplam 4389 defa okundu.
Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.