Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çerkesler, Temsiliyet, Meşruiyet
18 Şubat 2014 Salı Saat 21:40

26 Mayıs 1837’de Çerkes Milli Meclisi toplandı. James Bell’in de hazır bulunduğu bu mecliste Zanıko Sefer Bey’in Osmanlı ülkesinden yollamış olduğu mektuplar okundu. Sefer Bey mektupta söylediklerinin İngiliz elçisinin sözleri olduğunu ilan ediyor ve meclistekilere derhal Ruslara bir barış heyeti göndermelerini telkin ediyordu. Gönderilecek barış heyetinin garantörünün ise İngiltere Devleti olduğunun söylenmesini de istiyordu.

Anapa’da Ruslar tarafından tutuklanan Zanıko Sefer Bey serbest bırakılmasının ardından Osmanlı topraklarına gitmiş, 1832 yılı itibariyle Samsun gümrük gelirlerinden kendisine bağlanan maaş ile Samsun’a yerleşmişti. Çok geçmeden İstanbul’a geçen Sefer Bey bir İngiliz beyzadesinin evine yerleşmiş, “tüm Çerkesler adına” İngiltere ile münasebetlerde bulunmuş ve Çerkesya’ya mektuplar göndermeye başlamıştı. Sefer Bey’in gerek Osmanlı Devleti ile olan bu temasları, gerekse İngiltere ile olan ilişkileri Rusya İmparatorluğu’nu rahatsız etmiş ve Rusya Elçisi Botnef gayrı resmî bir nota ile Sefer Bey’in şiddetle cezalandırılmasını talep etmişti. Osmanlı Devleti ise bu konuda bir müddet, tabiri caizse, kulağının üstüne yatmıştı. Nitekim daha sonra Sefer Bey kendisini Çerkesistan Havalisi Memuru olarak tanımlayacaktı.

Yukarıda bahsettiğim üzere Çerkes Milli Meclisi’nin toplandığı 26 Mayıs 1837 tarihinde Osmanlı topraklarında bulunan Zanıko Sefer Bey gittiği ilk dönemde Osmanlı Devleti tarafından kabul görmüş ve İstanbul’un şartlarından istifade ile dönemin en önemli güçlerinden biri olan İngiltere’nin sefirleriyle de içli dışlı olabilmişti. Muhataplarıyla “tüm Çerkesler adına” görüşen Sefer Bey İngiltere’nin ve tüm Avrupa ülkelerinin Rusya karşısında yardıma koşacakları kanaatini Çerkes toplumunda uyandıranların başında gelmekteydi. Bunu kötü niyetle yaptığını söyleyemeyiz elbette. Bu konuda kendisine de verilen sözler olduğu muhakkaktır. Nitekim Çerkesya’ya yolladığı bu ve benzeri haberler vasıtasıyla Şeyh Şamil’in naibi Muhammed Emin ortaya çıkana kadar Çerkesler arasındaki biricik konumunu muhafaza etmiştir. Muhammed Emin’in ortaya çıkmasının ardından ise ülke halkı kabullenilen lider kişilik hakkında ikiye bölünmüş ancak Muhammed Emin’in baskıcı tavrı nedeniyle bir zaman sonra yeniden Sefer Bey’e yönelmiştir.

Tüm Çerkesler adına İstanbul’da bulunan Sefer Bey’in çabalamalarının elle tutulur bir netice verdiği söylenemez. Nitekim 1842 yılından sonra artan Rus baskısıyla birlikte Edirne’de zorunlu ikamete tabi tutulmuş ve borçları artarak hayli güç günler geçirmiştir. 1858’de son kez inisiyatif alan Sefer Bey Osmanlı Devleti’nin gözetiminde ve İngilizlerin maddi-manevi yardımıyla Çerkesya’nın bağımsızlığının sağlanması talebini ortaya koymuşsa da çabaları karşılıksız kalmıştır.

İngiltere Parlamentosu’nda ise Çerkesler gündeme pek çok kez gelmiş ve bu görüşmelerin birinde söz alan İngiliz Milletvekili M. Anstey, Lord Palmerston’a hitaben “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış, İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum Sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...” sözlerini sarf etmiş, çok zaman sonra Lord Palmerston ise ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...” demiştir.

***

1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin neticesinde Rusya İmparatorluğu galip gelmiş, 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması’yla Osmanlı Devleti oldukça ağır şartları kabul etmek durumunda kalmıştı. Bu antlaşmanın akabinde, henüz Berlin Antlaşması imzalanmadan, 11 Mayıs 1878 tarihinde İstanbul’a “Çerkes muhacirlerin İngiltere Parlamentosu’na sunulmak üzere bir mektup gönderdiği” haberi iletildi. Mektubun içeriği de aynı bilgi notuna iliştirildi. Mektupta mealen “Umum Çerkesler (Tüm Çerkesler) adına Çerkes beylerinin bu mektubu kaleme aldıkları iletilerek Rusların bütün dünyayı kendileri için yaratılmış gibi gördüğü ve Osmanlı topraklarına geldikten sonra dahi Çerkeslerin peşini bırakmadığı, devamlı surette tahrik ve tecavüz ettiği” ifade ediliyordu. Devamında ise Rusların Osmanlı topraklarındaki ilerleyişinin bir sınırı olmadığının altı çiziliyordu. Şimdiye kadar Çerkeslerin pek çok hakarete maruz kaldıkları ancak tüm bu sıkıntılar esnasında diliyle, kalemiyle ve ameliyle Çerkeslere sadece ve sadece İngiliz kavminin yardımcı olduğu söyleniyordu. Nitekim mektubun bu kısmında Çerkes Beyler “Bu sebebden İngiliz hürriyet sever ve hürriyeti müdafaa eyler olduğuna kanmışızdır” diyorlardı. Bir adım daha atarak “İngiliz bayrağı, kumandası ve askeri çatısı altında kanımızı dökmeye hazırız” diyerek bir ahitte bulunuyorlardı.

Buraya kadar Çerkes beylerinin Osmanlı’nın düştüğü durumdan üzüntü duydukları ancak Rus zulmüne karşı güvenebilecekleri yegâne unsurun İngiliz kavmi ve siyaseti olduğunu anlıyoruz. Yukarıdaki “kanmışızdır” ifadesi “yanlışa düşmek” anlamında düşünülebilecekse de devamında İngiliz bayrağı ve askeri kuvvetlerinin kontrolü altında Rusya üzerine gitmek istemeleri bunun bir “kanmışlık/yanlışa düşmek” fiilinden daha ziyade “inanmışlık”a tekabül ettiğini göstermektedir.

Tam bu noktada Çerkes beyleri bu sınırsız gibi görünen krediyi çok belirgin bir şarta bağlamışlardır. Mektubun devamında “Lakin” diye başlayan cümle ile “Bizler kesin amacı olmayan politik savaşlara alet olmaktan usandık. Daimi barışı sağlayacak bir muharebe isteriz. Bu öyle bir muhabere olmalıdır ki hem Rusya işgal ettiği topraklardan kesin olarak çıkarılmalı, hem Osmanlı ve Lehistan saltanatları güvenlik altına alınmalı ve hem de Kafkasya’nın ve Kırım’ın yeniden tesisi sağlanmalıdır” diyerek “tüm Çerkesler adına” bu metni imzaladıklarını belirtmişlerdir.

Mektuptan anlaşılıyor ki, Çerkes beyler şimdiye kadarki mücadelelerde kullanıldıklarının farkına varmışlardır. Osmanlı Devleti’nin de ağır bir yenilgiye uğramasının ardından bu devlete olan inançları da zayıflamış ve ittifak kurulabilecek tek güç olarak İngiltere’nin kaldığına kani olmuşlardır. Yine bu beylerin dünya siyasetinden de haberdar oldukları, eylemleri ve çağrılarıyla bu siyasete yön verebilecek enstrümanları kendilerinde görebildikleri de anlaşılmaktadır.

Nitekim 13 Temmuz 1878 tarihinde İngiltere ve Fransa’nın baskıları neticesinde Berlin Antlaşması imzalanmış ve Rusya Ayastefanos Antlaşması’nda elde ettiği bir takım kazanımları masada bırakmak zorunda kalmıştır. İngiltere’nin baskıları neticesinde imzalanan Berlin Antlaşması’nda Çerkesler de gündeme gelmiştir. Ancak İngiltere yukarıdaki mektuptaki ahit teklifinin aksine anlaşmanın on altıncı maddesine “Ermenilerin Kürt ve Çerkeslere karşı korunması” hükmünü koydurmuştur.

“Tüm Çerkesler adına” mektubu yazan Çerkes beylerinin bu durum karşısında düşmüş oldukları hayal kırıklığı tabiidir ki hiçbir resmi arşiv belgesinde bulunmamaktadır. Nitekim o dönemde ki Çerkes beylerinin şanssızlığı henüz o yıllarda internetin ve Google’nin bulunmamasıdır. Eğer internet ve Google bulunsaydı belki tüm Çerkesler adına ahitte bulunan bu Çerkes beyleri Takvim-i Vakayi Gazetesi’nin sürgün yıllarına ait sayılarına ulaşabilir ve bu mektuptan tam on iki yıl önce, yani 23 Mayıs 1864 tarihinde Petersburg’taki İngiliz elçisinin Çerkeslerin Osmanlı’da iskânına yönelik ne gibi önerilerde bulunduğunu öğrenebilirlerdi. Bu tarihte İngiliz elçisi “Çerkeslerin çeşitli kasaba ve köylere yerleştirilmesindense Karadeniz sahili boyunca Erzurum’a kadar bir hat halinde iskân edilmesinin hem Osmanlı’nın hem de Avrupa devletlerinin menfaatine daha uygun olacağı” tespitiyle Osmanlı Devleti’ne telkinde bulunmaktaydı. Bu yolla ziraat ehli haline getirilecek Çerkesler Osmanlı ordusuna lojistik destek sağlayacağı gibi asker kaydı yoluyla silahlı kuvvetlere katkıda da bulunabilecekti. Tüm bunlar İngiltere için elzemdi. Çünkü 1851 ila 1864 yılları arası İngiltere’nin Hindistan ile olan ticaret hacmi 173.093.000 liraya ulaşmıştı. Dolayısıyla Karadeniz’den Erzurum’a kadar yerleştirilecek Çerkesler Rusların Akdeniz’e inmesine engel olabilecek ve İngiltere’nin Hindistan ile olan münasebetlerinin korunması anlamında en önemli yapı taşı teşkil edilecekti.

Doğrusu bu ya, bazı şeylerin farkında olsalar da bizim Çerkes beyleri bu yıllar arası sürgün yollarında bulunduklarından bunlardan haberdar olabilecek durumda değillerdi. Hayatta kalmak ya da ölmek arasında ince bir çizgide gidip gelmekteydiler. Dolayısıyla eleştiri okları yöneltmeden önce bu durumu da göz önüne almak zorundayız.

***

Aradan geçen zaman içerisinde Çerkes beylerinin başka bir takım faaliyetleri ya da girişimleri olsa da bu faaliyetler de Osmanlı Devleti’nin girişimleriyle engellendi. Nitekim arşiv belgeleri içerisinde Marmara bölgesindeki Çerkes beylerinin bir düğün vesilesiyle toplanacakları ve bu organizasyonun başlamadan engellenmesine dair emirler de mevcuttur.

Benzeri durumlar Çerkeslerin Osmanlı topraklarında organize olmasını büyük ölçüde engellemiş, bu esnada askere alımlar, memuriyetler ve tarıma uyum ile birlikte Çerkeslerin mevcut sisteme adaptasyonu, güçlüklerle karşılaşmakla birlikte, sağlanmıştır. Ta ki Mondros Mütarekesi’nin sonuna kadar…

Mondros Mütarekesi’nin ardından Yunan işgali başladı ve bu işgal özellikle batıda Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı yerlere sirayet etti. Yunan işgalinin ardından Batı Anadolu’da bulunan bazı Çerkes beyleri bir araya geldi ve Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’ni kurdular. 1921 Ekiminde de Cemiyetin beyannamesini Düvel-i Muazzama’ya (Dönemin büyük güçlerine, esas itibariyle adres İngiltere’dir), insanlık âlemine ve medeniyete duyurdular. Beyanname “Çerkes Milletinin Düvel-i Muazzama ve Âlem-i İnsaniyet ve Medeniyete Umumi Beyannamesi” diye başlıyordu. Beyannameyi yayınlayan beyler Balıkesir, Bandırma, Erdek, Günan (Gönen olsa gerek), Biga, Kirmasti, Mihalıç, Bursa, İnegöl, Aydın, Manisa, Yenişehir, İzmir, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar, İzmit, Adapazarı, Hendek, Düzce ve Bolu ahalisini temsilen bu beyannameyi yayınladıklarını söyleseler de beyanname başlığı “Çerkes Milleti” olarak ortaya konulmuştu ve dolayısıyla “Tüm Çerkesler adına” yapılan bir beyanname özelliği taşımaktaydı. Metinde Cemiyet özetle Çerkeslerin Birinci Dünya Savaşı neticesinde İtilaf Devletleri ve bilhassa Yunan Hükümeti’ne iltica ettikleri ve Çerkeslerin taleplerinin kabul edilmesini rica etmekteydi.

Beyannamede Cemiyet enteresan sayılabilecek bir hesaplamayla Çerkeslerin Anadolu’daki nüfusu hakkında da açıklamada bulunmuştur. Buna göre toplamda üç milyon olan Çerkeslerin iki milyonu Osmanlı’nın davetiyle Anadolu’ya hicret etti ve Kafkasya’da da bir milyon Çerkes kaldı. Rusların açıkladığı rakamlara bakılırsa aradan geçen zaman diliminde bu bir milyonluk Çerkes nüfusu üç milyona ulaşmıştı. Bu hesaptan yola çıkan Cemiyet üyeleri Anadolu’daki Çerkes nüfusunun da altı milyon olması gerekirken hala iki milyon olduğunu belirtiyordu. Buna sebep olarak ise Osmanlı Devleti’nin kötü idaresini göstermekteydi. Meşrutiyet’in ilanından sonra ortaya çıkan Türkçülük ve Turancılık ise Çerkesleri de hedefine almış ve pek çok Çerkes evladı bu mücadelede hayatını kaybetmişti. Bu ve benzeri sebepler dolayısıyla Çerkesler artık Yunanlıların himayesi vesilesiyle büyük devletlerin güvencesini talep etmekteydi. Türk Devleti şimdiye kadar vermiş olduğu zararları savaş sonrasında yapılacak sulhle tazmin etmek zorundaydı. Çerkeslerin Osmanlı tarafında Birinci Dünya Savaşı’na katılması kerhen ve kanuna icabet nedeniyle olmuştu. Savaşın ardından Mustafa Kemal’in saflarına katılan Çerkesler de Kemalistlerin Türkçü yapılarını gördükten sonra pişmanlık duyarak Çerkeslik davasına dönmüşlerdi. Özellikle Babıâli’nin Kemalistlerle kol kola girmesinin ardından Çerkesler kendi milli menfaatleri gereği Yunan Hükümeti tarafına iltihak etmişlerdi. Bunda özellikle Anadolu’nun işgalinin ardından Yunan ordusunun Çerkeslere gösterdiği iyi muamele etkili olmuştu.

Yukarıda mealen aktardığım görüşlerle ortaya çıkan bu cemiyet esasında Yunanlılar üzerinden İngilizlerle dirsek temasındaydı. Yahut amaçlananın bu olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim tampon devletler kurulması İngiltere’nin de çıkarına bir durumdu.

Aynı tarihlerde ise Fuad Paşa önderliğinde toplanan Çerkes Kongresi Ankara’daki Büyük Millet Meclisi ve hükümetine bağlılığını bildiriyordu. Benzer şekilde Çerkes Teavün Cemiyeti de Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’ne tepki göstermişti.

Cemiyete asıl muhalefet yine Çerkeslerden gelmişti. Bu muhalefetin en belirgin olanı Vakit Gazetesi’nde “Çerkeslerin Sadakati” başlığı altında yayınlanan ve Düzce’deki Çerkes eşrafının beyannameye karşı görüşlerini bildiren haber ile ortaya çıktı. Düzce’de kırk kişiden oluşan Çerkes ileri gelenleri “Hain” olarak niteledikleri Şark-ı Karib Çerkesleri Cemiyeti üyelerinin beyannamesini kemal-i nefretle gazetelerden okuduklarını dile getirdiler. Düzce’deki Çerkeslere göre Çerkesler Türklerin İslam’ın koruyucusu, necip ve barışsever olduğunu bildiklerinden Türkiye’ye hicret etmişlerdi ve Türklerden de pek çok iyilik görmüşlerdi. Bu minvalde kanuni zorunlulukları olmadığı halde hem Rusya ile yapılan savaşlarda hem de diğer ortamlarda canla ve başla mücadeleden imtina etmemişlerdir. Dolayısıyla “bilumum Çerkesler” hiçbir zaman kendilerini azınlık saymadıkları gibi ne Yunan ne de herhangi bir Hıristiyan hükümetle Türklere karşı ittifaka girmezler.

Şimdiye kadar yazdığım paragrafların tümünde çeşitli zamanlarda “Tüm Çerkesler adına” irade gösteren yapılardan söz ettim. Bu yapılar “Umum Çerkesler”, “Çerkes milleti” ya da “Bilumum Çerkes” ibareleriyle tüm Çerkes ulusu adına karar verme yetkisini kendilerinde gördüler.

Geçen zaman içerisinde ise iletişim çağının başlaması, ulaşım imkanlarının çoğalması, sınırların soğuk savaş sonrası açılması ve benzeri diğer vasıtalar sayesinde diaspora ile vatan arasındaki ilişkilerde kaçınılmaz olarak bir ivme yakalandı. Bu sayede diasporadaki mevcut kurumlar ile vatandaki yapılar ortak bir payda oluşturma imkânına kavuştular. Geçen onca zamanın ardından bu bağlamda kurulan en önemli teşkilat Duneypso Adiğe Xase-Dünya Çerkes Birliği oldu. Çerkeslik mefhumuna gönül verenler açısından heyecan verici bir başarı olan ve büyük umutların doğmasına yol açan teşkilat adından da anlaşılacağı üzere dünya üzerinde bulunan (Diğer gezegenlerde Çerkesler ortaya çıkana kadar ki, bizimkilerin işi belli olmaz) bütün Çerkeslerin çatı örgütü iddiasıyla ortaya çıktı. Alt örgütleri ise Çerkeslerin yaşadığı ülkelerde kurulan yerel dernekler ve federasyonlar oluşturdu. Fakat ilerleyen zaman içerisinde bu örgütün dünya Çerkeslerini kapsayan olağanüstü faaliyetleri gerçekleştirdiğini söylemeye imkân vermiyor.

Soçi Olimpiyatları hem güncel olması hasebiyle hem de bu güne kadar Çerkes Sorunu denilen meselede Çerkeslerin en çok gündem oluşturma şansı yakaladığı konu olması itibariyle bir turnusol kâğıdı vazifesi gördü. Ancak hem vatandaki yerel cumhuriyetlerin başkanları hem de dünya Çerkeslerinin temsilcisi olduğu iddiası ismiyle müsemma olan bu örgütün başkanı diasporanın ve vatandaki diğer örgütlerin muhalefetine rağmen Rusya yanlısı bir politika izlemekten geri durmadılar. Hatta devlet başkanları olimpiyat ateşini kendi elleri ile yakarken mevcut sisteme hiçbir organik bağ ile bağlı olmayan Dünya Çerkes Birliği başkanı Londra’ya Soçi Olimpiyatlarına Çerkeslerin desteğini göstermek için giden heyetin içinde idi. Kapıdan döndü, o başka… Bunun yanında Çerkesleri temsil eden başka bir heyet Soçi Olimpiyatı esnasında burada boy gösterdi.

Yazımızdaki en yukarıdaki paragraftan en aşağıdaki paragrafa kadar Çerkesleri temsil ettiğini iddia eden kişi ve kuruluşları göz önüne getirdiğimizde Çerkesler adına çıtanın ve temsiliyet kavramının ne kadar düştüğü, Çerkeslerin özgül ağırlığının ne derece vahim boyutlara gerilediği gayet net ortaya çıkmaktadır. Tam da bu noktada temsiliyet iddiasıyla ortaya çıkan kişi ve kurumların meşruiyeti sorunu önümüze serilmekte. Geçmişte kendi gücü nispetinde elinden geleni ardına koymayan Çerkesler güçlerinin tükenmesi neticesinde her fırsatta bakışlarını Osmanlı’ya ve daha sonra İngiltere’ye çevirdiler ancak her defasında aldatılmaktan, kandırılmaktan, ortada bırakılmaktan ve maalesef kullanılmaktan kurtulamadılar. Bugün ise diaspora merkezli kimi yapılar bakışlarını Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’ne dikerken vatan merkezli örgütler ve kurumlar da Moskova’ya bakakalıyorlar.

İşin enteresan yanı dünyadaki tüm düşünce kanalları siyasallaşma evrelerini tamamlayıp devlet yapıları altında hükümlerini icra ederken (Milliyetçilik, sosyalistlik, liberallik ve dahi İslamcılık çoktan siyasal kurumlarını oluşturmuşken ve Türkiye örneğini baz alırsak bir şekilde tümü devlet yönetiminde sahne almışken –Karma devletçilik yöntemiyle Sosyalizm dahi-) Çerkes milli hareketi kendisini hala dernekler /xaseler/hareketler üzerinden konumlandırmaktadır.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi futbol kulüpleri dahi Türkiye’deki dernekler kanunu ile başarıya ulaşmanın hayal olduğunu dile getirirken Çerkesler kültür derneklerine/xaselerine/hareketlerine kaldıramayacakları kadar ağır misyonlar yüklemekte ve bu misyonu yerine getiremedikleri için kızgınlık duymaktalar. Halbuki tarihin imbiğinden süzülmek ne kelime, şaldır şaldır akan ve dağ gibi büyüyen Çerkes Sorunu kültür derneklerinin altından kalkamayacağı ölçüde çetrefilli, uzmanlık, yetişmiş eleman ve sabır gerektiren bir konu. Rusya-Türkiye-Amerika-AB dörtgeninde her daim paslaşmalara, çekişmelere, kullanımlara konu olabilecek bir konuya dans ekibinin kıyafetinde bulunan hazırların nereden ve hangi parayla temin edileceğini çözmek zorunda kalan bir dernek başkanı çare olamaz. Bu derneklerin bir araya gelerek kurduğu çatı yapılanmalar da bulunduğu ülkenin izin verdiği ölçüde, daha doğrusu dernekler yasasının izin verdiği ölçüde, hareket sahasına sahiptir.

“Çerkes Sorunu dernekler vasıtasıyla çözülemez” diyen ilk kişi olmadığımın farkındayım. Şu ana kadar hep yaptığımız üzere tespit yapmaktan öteye gitmediğimin de farkındayım. Üç beş arşiv belgesi üzerinden tarihi tespitler yapıp “Ahan da hal-i pürmelalimiz” demeye niyetim olmadığından mevcut hali tespitin ardından naçizane kendi fikirlerimi de ortaya koymak maksadındayım.

Çerkes Sorunu Çerkes kimliğinin siyasal zemine taşınması dışında çözüme ulaşması şimdilik imkânsız bir durum. Özellikle Türkiye’de Çerkes kimliği eksenli söylemler artış göstermekte ve diaspora Çerkesleri bir arayış içerisinde bulunmakta. En güncel çözüm ise yaklaşan yerel seçimler öncesi siyasallaşan Kürt hareketi ile birlikte ittifak çabaları. Kanaatimce bağımsız bir oluşum haline gelmeden ve bu bağımsız oluşum halini ispat etmeden diğer unsurlarla oluşturulacak ittifaklar zaman kaybı olacaktır. Yani şimdiye kadar mevcut baskın sisteme eklemlenen Çerkes oyları sisteme muhalif Kürt hareketine eklemlenecek ve buradan da yine Çerkeslerin kendi boylarını ölçecekleri bir veri elimize ulaşmayacaktır.

Bunun yerine ister partileşerek, isterse bağımsız adaylar yoluyla ortaya çıkacak bir Çerkes hareketi hem sıkıntılarımızı daha net ortaya koymamızı sağlayacak hem de vatanla paralel oluşturulacak bir yapıya da zemin hazırlayacaktır.

Öncelikle yapılması gereken CHP’nin de üyesi olduğu Enternasyonal (Enternasyonal sadece ve sadece benim bildiğim örnektir. Üst yapı anlamında örneklendirmekteyim) benzeri bir üst yapı oluşturulmalı ve hem vatanda hem de diasporada Çerkes kimliği üzerinden siyaset geliştiren partiler kurulmalı ya da bağımsız adaylar vesilesi ile meclislere dâhil olunmalıdır. Bu üst yapı neden gereklidir?

Ülkelerin siyasal parti yasalarına göre o ülkelerin vatandaşı olmayan kişiler parti üyesi olamazlar. Çerkes Sorunu’nun gündeme gelmesi ise eşbaşkanlık sistemiyle yönetilen Çerkes partileri veya siyasi oluşumları eliyle olabilecektir. Türkiye’de kurulan bir partiye vatandan bir parlamenter üye olamayacağı için eşbaşkan da olamaz. Ancak Enternasyonal benzeri bir üst yapı olursa çeşitli ülkelerde bulunan Çerkes partileri bu yapıya üye olarak resmi bütünleşmelerini sağlayabilirler. Böylece defakto olarak eşbaşkanlık sistemi sağlanmış olur. Esasında resmi olarak farklı ülkelerde kurulan partiler bu yapı sayesinde tek bir siyasi parti haline gelebilirler. Eş başkanlardan birisi diasporadan diğeri vatandan olmak zorundadır. Ancak eşbaşkanlığın üst yapıdaki temsili dönem dönem olmak üzere değiştirilmelidir. Neden böyle bir yol izlenmelidir?

Dünya Çerkes Birliği’nin merkezi Kabardey toprakları üzerindedir. Bu nedenle gerek Şapsığ delegasyonu, gerekse Adiğey ve Çerkesk delegasyonu merkez olamamaktadır. Eğer dönem başkanlığı usulü getirilirse diasporadan bir dönem Türkiye, diğer dönem Suriye, gelecek dönemlerde de Ürdün ve İsrail Çerkes siyasetçileri eşbaşkanlığa gelebileceği gibi vatanda da Kabardey, Adiğey, Şapsığ ve Çerkesk siyasetçileri eşbaşkanlık görevini üstlenebilecektir. Böylece Çerkes toplumunun tümü sorumluluk alarak katkıda bulunabilecektir. Ayrıca eşbaşkanlığın iki ayağının olması otoriter eğilimi olan ülkelerde sesi kesilmeye çalışılan partilerin diğer ayağı vasıtasıyla dünya kamuoyuna duyurulmasını sağlayabilecektir.

Günümüz iletişim dünyası farklı coğrafyalarda bulunulsa dahi ortak hareket etmeyi mümkün hale getirmekte. Dolayısıyla coğrafi farklılıklar engel olmaktan çıkmıştır. İletişim imkânlarının dinlenebilir olması ayrı bir problemdir. Ancak bugün Erdoğan, Merkel ve benzeri siyasetçilerin rahatlıkla dinlenebildiği bir ortamda buna yapılabilecekler sınırlıdır. Tabiri caizse ölmüş eşek kurttan korkmayacağından gerekli iletişim mobilize araçlar üzerinden anlık yapılabilir (Telekonferans örnek olarak verilebilir), alınacak önemli kararlarda ilgili merkezlerde toplanılır.

Vatandaki seçim sonuçları konusu itirazlara sebebiyet verebilir. %95 ila %98 aralığında iktidardaki partiye oy çıkması bizler için oldukça yanıltıcı. Vatandaki Çerkeslerin Rusya’nın mevcut siyasi yapısıyla seçim sistemine zerre kadar güveni yok ve seçimlere katılım inanılmaz derecede düşük. Eğer vatan Çerkeslerine kendi sorunlarını dile getirecek bir siyasi yapı sunulursa insanların da oylarına sahip çıkacakları muhakkaktır. Özellikle Rusya’daki rüşvet, yolsuzluk, gelir dağılımındaki uçurum, sağlık sistemindeki sıkıntılar ve adalete duyulan güvensizlik konuları ortada dururken muhalefet için çalışacak, kullanılacak pek çok alan mevcut.

Türkiye’de ise inatla görmezden gelinen Çerkesler doğru siyasi yaklaşımlarla kendi milletinin menfaatlerine sahip çıkmaya başlayacaktır.

Şu anki mevcut yapıda pek çok ayrı yapılanmanın Çerkesleri temsilen birileriyle ilişki geliştiriyor olması hem hesap verme zorunluluğu bulunmadığından hem de ilişki kurulan yapıların kimi zaman sabıkalı hallerinden dolayı toplum içerisinde bir güvensizlik ortamı doğurmakta. Kurulan ilişkilerin sağlıklı olabilmesi ancak hesap verebilirliği olan, seçmenine karşı sorumlulukları bulunan bir yapı tarafından sağlanabilir. Diğer yandan bu bölünmüş/kimi zaman bölündürtülmüş, yapı esas muhataplara da birine karşı diğerini kullanma imkânı vermekte. Yine esas muhataplar ile ola ki bir müzakere ortamı doğduğunda ancak siyasi pozisyonu olan bir yapı muhatap kabul edilebilir. Nitekim Türkiye Devleti’nin Kürtlerle münasebetlerinde bu açıkça görülmüştü. Hükümet ısrarla siyasi kanat olan BDP ile müzakereye çalışmış, ancak Öcalan faktöründen bağımsız davranmaya yanaşmayan BDP li siyasetçiler nedeniyle kırk yıldır “Bebek katili” diyerek andığı Öcalan’ı bir gün içerisinde “İmralı” yaparak yönünü Öcalan’a çevirmiştir. Hükmetme yetkisini seçimle devralan Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti, doğal olarak, muhatap olarak yine seçimle meclise girmiş olan BDP’yi tercih etmiştir. Ancak bizim Öcalan gibi sembol kabul edilen bir şahsiyetimiz olmadığı gibi HEP/DEP/HADEP/BDP tarzı siyasi bir kanalımız da bugüne kadar olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinden birisinin ya da Rusya Federasyonu liderlerinden herhangi birinin Çerkeslerle muhatap olmak istemesi durumunda siyaseten kendisine denk olan bir yapımız maalesef mevcut değildir. Bu da Çerkes toplumunun şu an içinde bulunduğu en önemli eksikliktir. Dünya Çerkes Birliği dahi bu müzakereyi yapabilecek yapıyı barındırmamaktadır. Mevcut tüm oluşumlarımız bu tarz müzakereleri yapabilecek kapasitede değildir. Siyaset, siyasetçilerle yapılan bir organizasyondur. Siyaseti öne çıkaran bir Çerkes toplumu cihat çağrılarıyla terör eylemlerine girişenlerle de arasına set koymayı başaracaktır.

Aynı şekilde işini gücünü bırakıp, kerhen dernek başkanlığı yapmak zorunda olan insanların bu ağır vazife altında ezilmesini izlemektense işi siyaset olan politikacılar çıkarmamız ve bu politikacılar eliyle tercihlerimize oylarımızla yön vermemiz daha sağlıklı bir yol olarak ortada durmaktadır. Yanlış yapan, toplumun beklentilerine göre pozisyon belirleyemeyen, toplumdan aldığı güçle toplumuna doğru yön tayin edemeyen politikacı seçimlerde hak ettiğini alacak ve böylece temsiliyet sorunu ortadan kalktığı gibi meşruiyet sorunu da hallolacaktır.
 


Bu haber toplam 4345 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net