Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ulus-Sonrası Serap
19 Mayıs 2014 Pazartesi Saat 21:25



Eski İsrail Dışişleri Bakanı Shlomo Ben-Ami, halen Toledo
Uluslararası Barış Merkezi başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.
”Savaş İzleri” ve “Barış Yaraları : İsrail-Arap Trajedisi” adlı kitapların yazarıdır.



Shlomo Ben-Ami,

Madrid -  11 Mayıs 2014
 

Alman filozof Jürgen Habermas yaşadığımız zamanı “ulus-sonrası kimlik çağı” olarak tanımlamıştı. Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’i buna ikna etmeye çalışın bakalım.

Gerçekten de, içinde bulunduğumuz küreselleşme çağının en büyük paradoksu homojenlik arayışına etnik ve dinsel köklere duyulan özlemin eşlik etmesidir. Albert Einstein’in “habis fantezi” dediği şey bölgesel milliyetçiliğin ve yabancı düşmanı yerelciliğin henüz tamamen kaybolmadığı – birleşik Avrupa’da bile etkili bir güç olarak varlığını sürdürüyor.

1990’lı yılların Balkan savaşlarında asırlarca aynı toprakları paylaşmış topluluklar, birlikte büyümüş ve aynı okullara devam etmiş bireyler vahşice birbirlerini boğazladılar. Freudyen bir ifadeyle kimlik ufak farklılıkların abartılmasına indirgendi.

Milliyetçilik aslında, ortak tarihe ve paylaşılan anılara bürünmüş modern bir siyasal icattır. Ama ulus uzak geçmişleriyle ilgili beraberce yalan söyleyen bir insan grubu olageldi; bu geçmiş bugünün ihtiyaçlarını karşılamak için çoğu zaman yeniden yazıldı. Eğer Samson İbrani bir kahramansa, düşmanı Dalila Filistinli olmalıydı.

Etnik sadakatler siyasal hudutlarla da sınırlı değildi. Çoketnili Yugoslavya’nın kanlı dağılmasının ardından bile yeni devletler tamamen homojen olduklarını iddia edemezler.Slovenya ve Sırbistan’da (Arnavut Kosova dışarıda tutulsa bile) yaşayan etnik azınlıklar toplam nüfusun yüzde 20 ila 30’unu meydana getiriyor.

Demokrasilerin tersine diktatörlükler etnik ve dinsel çeşitliliğin yaşatılması için uygun değiller. Daha önce Yugoslavya’da, şimdi de Arap Baharı ayaklanmalarında tanık olduğumuz gibi çoketnili veya çok-dinli bir toplumla onu yöneten otoriter bir rejim dvletin içe doğru patlaması için ideal bir adaydır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasında da çokuluslu yapısının çöküşü büyük rol oynadı. Düzinelerce etnik azınlığın yaşadığı Çin’de özellikle Müslüman Uygurlar devletten baskı görüyor.

Hindistan farklı bir örnek.  Kültürlerin, etnisitelerin ve dinlerin bolluğunun sonucu olan geniş Hint ulusal tanımı ülkeyi etnik gerginliğe karşı tamamen korunaklı yapmasa bile Hindistan’ı sıradan bir ulus devlet olmak yerine dünya uygarlığı konumuna çıkardı.

Bunun tersi olarak etnomerkezci milliyetçilik bir halkın dünyayla ilişkisini bozar. Söz konusu olan şeyin örneği Siyonizm’dir. Tarihin küllerinden doğan bir ulusun aydınlanmış ideolojisi onu çarpıtan yeni sosyal ve siyasal elitin elinde karanlık bir güce dönüştü. Siyonizm, kendisini kuşatan Arap dünyasıyla bağ kurmak isteyen bir ulusun belirleyici paradigması olma özelliğini kaybetti.

Demokratik uzlaşma üzerine inşa edilmiş siyasal bir topluluk olan Avrupa Birliği’nin amacı ulus devletleri sona erdirmek değildi;  milliyetçiliği ulus-ötesi işbirliği için selim bir güce dönüştürmeyi hedefliyordu. Daha genel olarak demokrasiler, çoketnili ve çokdilli çeşitliliği kuşatıcı siyasal birlikle uzlaştırabildiklerini gösterdiler. Özgül gruplar ayrılıkçılıktan vazgeçmeye ve Habermas’ın ifadesiyle “anayasal yurtseverliği” benimsemeye istekli oldukları sürece siyasal karar alma süreci ademi merkezi hale gelebilir.

Quebec’te ayrılıkçıların kısa süre önceki seçim yenilgisi Avrupa’daki ayrılıkçılar için bir ders niteliğindedir. Şirketlerin Quebec’i ardı ardına terk etmelerine sebep olan ve on yıllar süren anayasal belirsizlik Montreal’i tanınmaz hale getirdi. Sonunda Quebec’liler kopmak istenen devletin aslında kendilerine severek hizmete edeceği gerekçesiyle ayrılıkçıların yalanlarına isyan ettiler.

Milliyetçilerin bu sonbaharda yapılacak referandumda İskoç halkının çoğunluğunu ayrılıktan yana oy kullanmaya ikna etmesi halinde, süren beyin ve sermaye göçü  daha da hızlanabilir. Aynı risk İspanya’dan ayrılarak bağımsız olmak isteyen Katalonya için de geçerli.

Merkezi devletin her zaman ulus kurma sorumluluğu vardır. Putin Ukrayna’yı, Rus azınlığın baskı gördüğü iddiasının geçerliliği sayesinde değil; Ukrayna’nın yolsuzluğa batmış demokrasisinin varlığını sürdürebilir bir ulus inşa edememiş olması yüzünden manipüle edebilir.

Tam tersini düşünün;  nüfusunun çoğunun Almanca konuştuğu Güney Tirol’ün İtalya tarafından ilhak edilmesini ele alalım. İlhak kararı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Versay Barış Konferansı’nda % 90’ı Almanca konuşan halka sorulmadan alındı. Oysa bugün Güney Tirol aralarında tam kültürel özgürlük de olmak üzere çok geniş anayasal otonomiye sahip; ayrıca uygulanan mali rejim sayesinde vergi gelirinin % 90’ı burada kalıyor. Katı merkezi devletler ve gerçekçi olmayan ayrılıkçı hareketler bölgenin çiftdilli ve barışçıl yaşamından ders çıkarabilirler.

Mesela kısa süre önce yapılan resmi olmayan bir anket İtalya’nın kuzeyindeki “Veneta Cumhuriyeti” sakinlerinin % 89’unun bağımsızlığı desteklediğini ortaya koydu. Bölge halkının ülkenin daha yoksul güneyinden ayrılma arzusu - beceriksiz gördükleri bölgeleri finanse etmek istemeyen vergi mükellefleri tarafından Avrupa çapında anlayışla karşılansa bile – bir yandan da ayrılıkçı siyasetin ulaşabileceği aşırılığı ortaya koyuyor.

İskoçya’nın bu aşırılığa ulaşması mümkün görünüyor. Shetland, Orkney ve Dış Hebridler (Western Isles) sakinleri bağımsız bir İskoçya içinde kalıp kalmama kararını kendileri vermek istiyorlar. Bugün Westminster İskoçya’nın bağımsızlığına nasıl karşı çıkıyorsa,o zaman da Edinburg yönetimi yeni ayrılıkçılara itiraz edebilir.

Tarihçi Ernest Renan bir Avrupa Konfederasyonu’nun ulus devletin yerini alacağını hayal ettiğinde mikro-devletlerin ve para-devletlerin (bağımsızlığının tanınmasını isteyen ama bu statüye ulaşamamış devletler—ç.n.) meydan okuyacağını öngörememişti. ”İnsanın ne ırkının,ne dilinin,ne dininin,ne ırmakların,ne de dağ silsilelerinin kölesi olduğuna” inanıyordu.Belki de öyledir. Ama henüz kanıtlanmadı.



Çeviri: Dr. Ömer Aytek Kurmel

Cherkessia.net, 19 Mayıs 2014

 

***

The Post-National Mirage,

Shlomo Ben-Ami, Madrıd- 11 may 2014


The German philosopher Jürgen Habermas once defined our times as “the age of post-national identity.” Try convincing Russian President Vladimir Putin of that.

Indeed, the great paradox of the current era of globalization is that the quest for homogeneity has been accompanied by a longing for ethnic and religious roots. What Albert Einstein considered a “malignant fantasy” remains a potent force even in united Europe, where regional nationalism and xenophobic nativism have not come close to disappearing.

In the Balkan wars of the 1990’s, communities that had shared the same landscapes for centuries, and individuals who grew up together and went to the same schools, fought one another ferociously. Identity, to use a Freudian expression, was reduced to the narcissism of minor differences.

Nationalism is essentially a modern political creation wrapped in the mantle of a common history and shared memories. But a nation has frequently been a group of people who lie collectively about their distant past, a past that is often – too often – rewritten to suit the needs of the present. If Samson was a Hebrew hero, his nemesis Delilah must have been a Palestinian.

Nor have ethnic loyalties always matched political boundaries. Even after the violent dismemberment of multiethnic Yugoslavia, none of the successor states can claim to be wholly homogeneous. Ethnic minorities in Slovenia and Serbia (even with the exclusion of Albanian Kosovo) account for between 20-30% of the total population.

Dictatorships, unlike democracies, are ill-equipped to accommodate ethnic and religious diversity. As we saw in Yugoslavia and are now seeing in the Arab Spring revolts, a multiethnic or multi-religious society and an authoritarian regime can be a recipe for state implosion. The dissolution of the Soviet Union, too, had much to do with the collapse of its multinational structure. Dozens of ethnic minorities live in China, where Muslim Uighurs, in particular, face official repression.

India is a case apart. The vastness of Indian nationality, with its plethora of cultures, ethnicities, and religions, has not immunized it against ethnic tensions, but it has made India more a seat for a major world civilization than a mere nation-state.

Conversely, ethnocentric nationalism is bound to distort a people’s relations with the rest of the world. Zionism is a case in point. The enlightened ideology of a nation rising from the ashes of history has become a dark force in the hands of a new social and political elite that have perverted the idea. Zionism has lost its way as a defining paradigm for a nation willing to find a bridge with the surrounding Arab world.

The European Union, a political community built on democratic consensus, was not established in order to bring about the end of the nation-state; its purpose has been to turn nationalism into a benign force of transnational cooperation. More generally, democracies have shown that they can reconcile multiethnic and multilingual diversity with overall political unity. So long as particular groups are willing to abandon the politics of secession and embrace what Habermas calls “constitutional patriotism,” political decision-making can be decentralized.

The recent electoral defeat of the secessionists in Quebec should serve as a lesson for separatists throughout Europe. Decades of constitutional uncertainty caused companies to leave Quebec in droves, which ruined Montreal as a corporate hub. Ultimately, the Québécois rebelled against the separatists’ delusion that the state from which they wanted to secede would cheerfully serve their interests.

Likewise, the longstanding hemorrhage of talent and capital from Scotland might accelerate should nationalists succeed in persuading a majority of Scots to vote for secession this autumn. A similar risk can be found in Catalonia’s bid for independence from Spain.

The central state always has its own nation-building responsibilities. Putin can manipulate Ukraine not because there is a shred of credibility to his claim that the Russian minority there faces persecution, but because Ukraine’s corrupt democracy failed to build a truly self-sustaining nation.

Consider, by contrast, Italy’s annexation of South Tyrol, a predominantly German-speaking region. The move was decided at the Versailles Peace Conference after World War I without consulting the population, which was 90% German-speaking. Yet today, South Tyrol enjoys extensive constitutional autonomy, including full cultural freedom and a fiscal regime that leaves 90% of tax revenues in the region. The bilingual, peaceful coexistence of the province’s inhabitants can serve as a lesson to both rigid central governments and unrealistic secessionist movements elsewhere.

For example, an unofficial poll recently showed that 89% of residents in Italy’s northern “Repubblica Veneta” back independence. But, though the Venetians’ desire to secede from the poorer South might sound familiar to other regions in Europe where taxpayers feel aggrieved at subsidizing other, allegedly feckless, regions, the politics of secession can be taken to absurd extremes.

Scotland could reach those extremes. The residents of Shetland, Orkney, and the Western Isles are already demanding the right to decide whether to remain part of an independent Scotland. One can easily imagine the government in Edinburgh opposing the new secessionists, just as Westminster opposes Scottish independence today.

When the historian Ernest Renan dreamed of a European Confederation that would supersede the nation-state, he could not yet envisage the challenge posed by micro-states and para-states. He believed that “man is a slave neither of his race nor his language, nor of his religion, nor of the course of rivers nor of the direction taken by mountain chains.” Maybe so. But we have yet to prove it.


Shlomo Ben-Ami, a former Israeli foreign minister who now serves as Vice President of the Toledo International Center for Peace, is the author of Scars of War, Wounds of Peace: The Israeli-Arab Tragedy.


 


Bu haber toplam 3070 defa okundu.


Tsey Yılmaz Aydın

Sayın Ömer Aytek Kurmel

Çevirisini yaptığınız makalaleri siz mi seçiyorsunuz bilmem ancak çok kaliteli yazıları bize ulaştırdığınız için minnettarım.
Biz Çerkeslerin dünya siyasetinde söz sahibi olmuş insanların söylediklerine ihtiyacımız var her zaman. Yolumuz uzun.

07 Haziran 2014 Cumartesi Saat 02:45
hapi cevdet yıldız

Yazarın şu saptaması gerçekçi: "Demokrasilerin tersine diktatörlükler etnik ve dinsel çeşitliliğin yaşatılması için uygun değiller". Bunu kavramalıyız.
Şu saptama da önemli: "Hindistan farklı bir örnek. Kültürlerin, etnisitelerin ve dinlerin bolluğunun sonucu olan geniş Hint ulusal tanımı ülkeyi etnik gerginliğe karşı tamamen korunaklı yapmasa bile Hindistan’ı sıradan bir ulus devlet olmak yerine dünya uygarlığı konumuna çıkardı".
Sayın yazar bir Yahudi ama gerçekçi, Siyonizmi/ Dinsel Yahudi ırkçılığını/ milliyetçiliğini kınıyor ve şöyle diyor: " Bunun tersi olarak etnomerkezci milliyetçilik bir halkın dünyayla ilişkisini bozar. Söz konusu olan şeyin örneği Siyonizm’dir. Tarihin küllerinden doğan bir ulusun aydınlanmış ideolojisi onu çarpıtan yeni sosyal ve siyasal elitin elinde karanlık bir güce dönüştü. Siyonizm, kendisini kuşatan Arap dünyasıyla bağ kurmak isteyen bir ulusun belirleyici paradigması olma özelliğini kaybetti".
Bunu söyleyecek aydın sayısı bizde ve Doğu'da maalesef istenen düzeyde değil. İsrail yaklaşık 8 milyon insan. Eşitliği kendi içinde gören iktidarlar eliyle kendini komşu Arap halklarından/ Filistinlilerden soyutladı, tecrit etti. Onları ötekiler, ikinci sınıf insanlar olarak görüyor. Bu bir hastalık, ırkçılık. Böyle bir devletten ya da iktidarlardan demokratik çözümler beklenebilir mi? Siyonitst ideolojiye aykırı bulduğu kendi başbakanını bile öldüren fanatikler üretebilen bir ortamdan geleceğe ilişkin ne beklenebilir?
Rusya'ya gelirsek, orası insanların özendiği bir yeryüzü cenneti olabilirdi. Yüzlerce kültür, dil, güzel bir coğrafya. 1980'ler sonundaki Rusya çok şeyi vaad ediyordu, Hindistan'ın gelişmiş örneği olabilirdi. Olamadı. Generaller taş koydular. Putin, ilkeleri olan biri, bir Rus yurtseveri, ülkesinin güçlenmesini istiyor, ama yanıltılıyor. İnanıyorum yanlış bilgilendiriliyor ve yönlendiriliyor. Çevresine askerleri, generalleri toplamış durumda. Onlar onun felâketi olabilirler. Rus ve Rus olmayan emekçi insanların hepsi birden baskı altında. Tıpkı tek parti Türkiyesinde olduğu benzeri. Kırım'ı Rusya'ya kattı diye de bir milliyetçi histeri yaşanıyor. Aşağılık duyguları depreşmiş. Yanıltmamalı. Geri tepebilir. 1974'te milliyetçi Ecevit de aynısını yapmış, Kıbrıs'a çıkarma yatırmıştı. Coşku bittikten sonra o da bitti. Çünkü daha öte yapabileceği birşeyi, piyasaya sürebileceği bir kozu kalmamıştı. Rusya da Ecevit'in sonuna doğru koşuyor gibi. Koca Ukrayna ulusunu karşısına almış, tüm komşularını ürkütmüş durumda. Başka kozlar oynayabilmesi çok zor.
Sayın yazar, Kanada Quebec'teki ayrılıkçı hükümetin seçim yenilgisini, merkezi yönetimin ve şirketlerin desteklerini çekmelerine bağlıyor. Doğrudur. Bedeli olacak. Türki cumhuriyetlerin hiçbirinde demokrasi yok. Bazılarını petrol ve doğal gaz kurtarıyor. Sayın yazar bağımsızlık referandumu yapmak isteyen İskoçya ve Katalonya için de iyimser değil. Dahası İskoçya'nın İskoçça konuşan dış adalarının bağımsız bir İskoçya'yı, başka nedenlerle istemeyecekleri öngörüsünde de bulunuyor.
Buna karşılık yüzde 90'ı Almanca konuşan İtalya'nın Güney Tirol bölgesinin özerklikten yararlandığını söylüyor, Almanca ve İtalyancanın bölgede özgürce kullanıldığı örneğini veriyor. Rusya ise böylesine örneklerden uzak duruyor, Ruslaştırma peşinde. Doğru düzgün bir demokrasi olursa, birlik daha yeğlenebilir. Sayın Ben-Ami, Güney Tirol konusunda şunları söylüyor:"Güney Tirol aralarında tam kültürel özgürlük de olmak üzere çok geniş anayasal otonomiye sahip; ayrıca uygulanan mali rejim sayesinde vergi gelirinin % 90’ı burada kalıyor. Katı merkezi devletler ve gerçekçi olmayan ayrılıkçı hareketler bölgenin çiftdilli ve barışçıl yaşamından ders çıkarabilirler". Rusya ise vergileri Moskova'ya götürüyor, Adıge cumhuriyetlerine ve diğerlerine sadaka payları gönderiyor. Aradaki fark bu.
Sayın Vladimir Putin'e sunulan bir argüman da, sanırım ayrılıkçı hareketler, bunların yarattığı 'tehlike'. Ayrılıkçı akımlar Adıgeler arasında güçlü değil, Adıgeler eşitliği savunuyor ve haklarının teslim edilmesini istiyor. Ancak 'ayrılkçılık', Rus milliyetçilerinin elinde bir koz, bunu kötüye kullanıyorlar.
Önemli olan halkların ve dillerin eşit hak ve özgürlüklerden yararlandığı, siyasi ve ekonomik egemenliğin halklardan birinin tekelinde kalmadığı bir demokratik devlete ulaşmak olmalı.
Sayın Kurmel kaliteli yazıları bizlere ulaştırdığınız için ayrıca teşekkürler.

25 Mayıs 2014 Pazar Saat 15:02
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net