Karakter boyutu :
Azerbaycan Batılı Olmak İstemiyor

02 Ekim 2014 Perşembe Saat 12:59

Thomas de Waal , 26 Eylül 2014
Ukrayna krizi diğer Sovyet sonrası ülkeleri net dış politika seçimleri yapmak zorunda bıraktı. Londra University College’dan James Yan kısa süre önce Foreign Affairs dergisinde yayınlanan makalesinde tartışmalı ve kışkırtıcı bir tez ortaya koydu. Yan’a göre Azerbaycan bir seçim yapacak: “Batı’nın önderlik ettiği liberal düzenle arasına mesafe koyup İran ve Rusya’ya yaklaşacak veyaBatı’yı kucaklayarak bölgeden olumsuz tepkiler alma riskine katlanacak” Bu analiz Batılı liberal düzenin parçası olma konusunda Bakü’nün çok samimi olduğu varsayımından yola çıkıyor.
Ne var ki kanıtlar farklı bir tablo çiziyor : Enerjinin zengin ettiği Azerbaycan kendisini üçüncü yol izleyecek kadar güçlü görüyor. Enerji ve güvenlik konularında kendini Batı’nın “stratejik ortağı” olarak konumlandırırken bir yandan da Rusya’nın otoriter modelini benimsiyor. Rusya ile Batı arasında seçim yapmak zorunda olmadığına inanıyor. Azerbaycan seçkinleri ABD ve Avrupa ile ekonomik ilişkilerin kişisel servetlerini artırırken ülkedeki oligarşik siyasal sistemi tehdit etmeyeceğini umuyorlar.
Bu plan sınanıyor. Son aylarda Azerbaycan liderleri insan haklarına karşı geniş Avrupa görülmüş en sıkı yasakları getirdiler ve iç ve dış politikadaki bir numaralı sorun olan Ermenilerle sürüncemeli ihtilafta daha kavgacı bir tavır benimsediler.Batılı siyaset yapıcılar bu yeni çizginin Azerbaycan ve çevresi için ne anlama geldiğini kendilerine sormalılar.
SAVAŞ VE PETROL
Şii, Türki, laik geleneği ve hem demokratik hem otoriter alışkanlıklarıyla Azerbaycan eski Sovyetler Birliği’nin galiba en karmaşık ve ilginç ülkesi. 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana iki etken ülkenin siyasal yörüngesini belirledi. Birincisi, Dağlık Karabağ üzerine Ermenistanla acımasız savaş. Ermenistan’ın 1994 yılındaki askeri zaferine kadar her iki taraf ağır kayıplar verdi. İhtilafın Azerbaycan’a maliyeti çok ağır oldu : toplam nüfusun onda birine denk gelen 20,000 ölü ve 700,000 üzerinde mülteci. Azerbaycan sadece Dağlı Karabağ’ı kaybetmekle kalmadı ; ciddi Ermeni nüfusun yaşamadığı yedi komşu bölgeyi de tamamen veya kısmen kaybetti. Dünyaca tanınmış topraklarının yüzde 14’e yakınını kaybetmiş oldu. Savaşın ve yenilginin yarattığı travmaetkisini sürdürüyor. Azerbaycan mülteci sorunuyla uğraşırken Ermeni düşmanlığı günlük yaşamı tanımlıyor.
Azerbaycan siyasetini belirleyen diğer etken ikinci petrol canlanması (birincisi 19. yüzyılın sonunda yaşanmıştı). 20 yıl önce Eylül ayında Hazar Denizi’nde yeni petrol yataklarının keşfedilmesi ülkeyi uluslararası yatırımcılar için cazip hale getirdi. Dönemin devlet başkanı Haydar Aliyev “Asrın Antlaşması”nın imzalanması için yabancı petrol şirketlerini ihaleye katılmak üzere davet etti. Aliyev’in oğlu İlham (2003 yılında babasının ardılı olarak devlet başkanı oldu) tarafından yönetilen süreç karlı Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesini doğurdu. BP şirketi 2006’dan itibaren bu hattı kullanarak Hazar Denizi’nden Akdeniz’e petrol pompalıyor ; üretimin zirve noktası günde bir milyon varildi.
Azerbaycan’ın petrol zenginliği ülkenin ekonomisini dönüştürdü. 2000’li yıllarda Azerbaycan dünyada en hızlı büyüyen ülkeydi. Zenginlik sayesinde bağımsızlık sonrası yoksulluk büyük ölçüde elimine edildi ; 1990’lı yıllarda kaybedilen topraklardan kaçan mülteciler için konutlar yapıldı.Zenginlik ülkeye uluslararası planda da güç ve prestij kazandırdı : çok sayıda yeni büyükelçilik; BM Güvenlik Konseyi üyeliği ; Eurovision Şarkı Yarışmasına ev sahipliği.
Ekonomik dönüşüm yeni oligark sınıf yarattı. Azerbaycan’ın yeni zenginleri servetlerini ulu orta harcadılar ; özel uçaklar, Londra ve güney Fransa’da evler, hatta Avrupa’nın önde gelen futbol kulüplerini satın aldılar. Siyasete girdiklerinde kendilerine hizmet eden siyasal ve ekonomik hiyerarşinin sürmesini sağlamak istediler. Olağanüstü Durumlar Bakanı Kemaleddin Haydarov, Ulaştırma Bakanı Ziya Mamedov ve İçişleri Bakanı Ramil usubov gibi oligark siyasetçiler servetlerini korumak için siyasal nüfuzlarını kullanıyorlar. Devlet başkanı devletin tepesinde ayrıcalıklı bir yere sahip olsa da, o bile altındakileri tam olarak denetleyemiyor. Bu bakanlardan bazıları yasalar tarafından korunan milis güçleri kurdular. Bu silahlı güçler hem devlete hem kendi işverenlerine bağlı.
BATIYI UZAKTA TUTMAK
Azerbaycan’ın dış politikası bu bağlamda anlaşılmalı. Seçkinler -en büyük hedefleri olan Azerbaycan’ın kendine yeterli olmasıyla çelişmemesi koşuluyla- dış güçlerle bağlar kurmak istiyorlar. Başka bir ifadeyle Bakü Batı’ya yaklaşmak istiyor ama çok yakın olmak istemiyor. Bu açıdan bakıldığında ABD çekici ama tehlikeli. Leonid Brejnev döneminde Politbüro’da görev yapan Haydar Aliyev 1990’lı yılların başında meşhur “Washington yeni Kremlin’dir” cümlesiyle bir tesbit yapmıştı ; ABD yaltaklanılması ve istifade edilmesi gereken yeni egemen güçtü.
Azerbaycan’ın Batılı yetkililere kur yapmasının üç sebebi var : ülkenin Afganistan’dan dönen askerler için geçiş noktası olması ; İsrail’le yakın ilişkisi ve İran’a uygulanan yaptırımlardaki rolü ; Avrupa’ya gaz tedarik edilmesinde Rusya’ya alternatif olma sözü ve öngörülen Güney Gaz Koridoru yoluyla bu rolü oynaması. Bu faktörlerin herbirinde gerçeklik payı olmakla birlikte fazla abartılıyorlar. Afganistan’dan geri çekilme bir yıl içinde tamamlanacak. Washington’un Tahran’la yürüttüğü nükleer müzakere Bakü’nün yaptırımlara verdiği desteği tartışmalı hale getiriyor. Bir zamanlar büyük önem verilen Güney Koridoru projesi eskisi gibi ön planda değil : mevcut plana göre güney Avrupa 5-6 yıl içinde Azerbaycan’dan yıllık 10 milyar metre küp gaz alacak. Bu Yunanistan ve İtalya için önemli ama Avrupa’nın toplam gaz ihtiyacının sadece yüzde ikisini karşılıyor.
Azerbaycan’ın önde gelen Batılı petrol şirketleriyle balayı da sona ermek üzere. Fransız Total firması hisselerini sattı. Norveç firması Statoil ise katkısını azalttı. Bakü yeni seçenekler peşinde. Geleceğin projesi 12 Eylül’de Azerbaycan devlet şirketi SOCAR ile Malezya petrol şirketi Petronas arasında imzalanacak olan mutabakat zaptı olabilir.
Azerrbaycan en karmaşık dış ilişkisini Rusya ile yaşıyor. Azerbaycan ulusal ideolojisinin temelinde bu eski sömürgeci güce karşı güvensizlik var. Yine de, Moskova ile bağlar Azerbaycanlı yetkililerin Batı ile konuşmalarında dile getirdiklerinden çok daha yakın. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Ağustos ayında Bakü’yü ziyaret etti. Gündemindeki maddeler arasında Kuzey Kafkasya’daki İslami ayaklanmayla mücadele, (Rus silahlarının satışı da dahil olmak üzere) ticaretin artırılması ve Azerbaycan’da Rus dilinin korunması vardı.
Azerbaycan ve Rusya birbirlerine güvenmeyebilirler ama aralarında yazılı olmayan bir anlaşma var. İki ülke aynı siyasal modelle yönetiliyor : enerji gelirlerinden oluşan ulusal zenginlik devlet eliyle dağıtılıyor ; servetin büyük kısmına sahip küçük seçkinler grubu medyayı kontrol ediyor, muhalifleri korkutuyor ve onlara baskı yapıyor. STK’ların haklarını kısıtlayan yeni kanunlar örneğinde olduğu gibi yasalar önce Rusya’da yürürlüğe giriyor, birkaç ay sonra Azerbaycan’da uygulanıyor. (Başkan Obama 23 Eylül’de Clinton Küresel İnisiyatifi toplantısında yaptığı konuşmada Azerbaycan’ın STK’lara baskı yaptığının altını özellikle çizdi)
Bakü Birleşmiş Milletler’de Rusya’ya muhalefet etse ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklese bile Ukrayna’daki ayaklanmaya ilişkin olarak Moskova’nın anlatısını benimsiyor ; ayaklanmanın Batı tarafından planlandığını ve finanse edildiğini ve tüm post-Sovyet rejimler için bir tehdit oluşturduğunu söylüyor. Bir devlet başkanlığı yetkilisi Euro Meydanı “belli uluslararası güçlerin projesi” olarak niteledi ; Ukrayna’da“iç çatışma, kaos ve anarşiye” sebep olduğunu, Azerbaycan’da da aynı sonuçları doğuracağını savundu.
BakuAzerbaycan’da Meydan benzeri protesto gösterilerine niyet etmesinden dahi kuşkulandığı yurttaşlarına karşı sıkı yasaklar getirdi. Ülkenin hapishanelerinde -çoğu en cesur Batı-yanlısı aktivistler olmak üzere- 98 civarında siyasal mahkum var. Aralarında muhalif siyasetçi ve eski devlet başkanı adayı Ilgar Mammadov ; hileli seçimleri teşhir eden bir organizasyonun yöneticici Anar Mammadli ; Türkiye’de çalışmış olan tanınmış gazeteci Rauf Mirkadirov ; mahkumların davalarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyan saygın avukat Intigam Aliev ; bu yaz hapishanede 30 yaşını dolduran tanınmış gençlik aktivisti Resul Caferov ; 1980’lerin sonundaki bağımsızlık mücadelesinde yer almış, ardından ülkenin en tanınmış insan hakları savunucusu olmuş Leyla Yunus ve Leyla’nın eşi, bilim adamı ve yazar Arif Yunus’un bulunuyor. Haklarında vergi kaçakçılığından casusluğa kadar bir dizi kuşku dolu suçlama var. Hükümet yanlısı yerel medya onları şimdiden suçlu ilan etti. Hükümet yetkilileri mahkumlara duydukları kişisel nefreti ve onlardan kurtulmak istediklerini saklamıyorlar.
Bakü bir yandan demokrasiyi savunan Batılı sponsorları ve kurumları kapatmak veya taciz etmek için harekete geçti. Kar amacı gütmeyen eğitim kurumu IREX, Ulusal Demokratik Enstitü ve hatta hayır örgütü Oxfam gibi Batılı organizasyonlar taciz edildi ; banka hesapları donduruldu veya ülkeyi terk etmeye zorlandılar.
Azerbaycan’ı eleştirmeye cüret eden Batılılar –hatta eski ABD Büyükelçisi Richard Morningstar veya İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt gibi geçmişte bu ülkeye yardım etmiş kişiler- resmi yetkililer ve medya tarafından “iç işlerine müdahale etmekle” veya “bencil ve hırslı” olmakla suçlanıyorlar. Demokrasi kelimesini ağızlarına almaktan kaçınan Rus makamlar ise doğal olarak eleştirilmiyorlar.
SAVAŞ MEYDANINA DÖNÜŞ
Azerbaycan hükümetinin giderek artan saldırganlığı sadece ülkeyi değil, geniş çevresini de istikrarsızlaştırma potansiyeli taşıyor. Bu kısmen Batı-yanlısı muhalefetin sertlik yanlısı muhalifler karşısında gerilemesinden kaynaklanıyor. Birkaç yüz Azerbaycanlı radikal Sünni’nin IŞİD saflarında savaştığı ve bir süre sonra geri dönecekleri söyleniyor.
Hükümetin saldırgan tutumunun bir başka sebebi Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ konusunda kışkırtıcı bir tavır sergilemesi. Bakü petrol zenginliği sayesinde silahlanıyor. Azerbaycan son beş yılda İsrail, Pakistan ve Rusya’dan saldırı amaçlı helikopterler, top sistemleri, yerden havaya füzeler ve insansız hava araçları satın aldı. Yıllık askeri bütçesi 4 milyar dolar ; bu rakam Ermenistan bütçesinin tamamına eşit.
Bakü’nün söylemi sertleşti. Azerbaycan liderliği Ermenistanı resmi olarak düşman ilan etti. Aliyev Ağustos ayında twitter üzerinden Ermenilere hitaben “Azerbaycan bayrağı işgal altındaki toprakların tamamının üzerinde dalgalanacak” mesajını yayınladı.
Azerbaycan’ın öfkesi anlaşılabilir. 20 küsur yıldır kayıp topraklarla ilgili bir çözüm üretilemedi. Ermenistan zorlu bir rakip ; Dağlık Karabağ etrafındaki Azerbaycan topraklarında kuralları koyuyor.
Ama öfke bir siyaset yapma biçimi olmaz. Karabağ sorununda Azerbaycan da Ermenistan kadar sorumluluk taşıyor ve düşmanla barışçıl bir çözüm üzerinde uzlaşmak tek çare. Öfke can kaybına da sebep oluyor. Bu yaz uzun ateşkes hattı boyunca çıkan çatışmalar son 20 yılın en ciddi tırmanışına sebep oldu ve karşılıklı olarak 30 asker hayatını kaybetti. Her iki taraftaki komplo teorisyenleri Rusya’yı suçladılar. Ama kanıtlar çatışmanın Azerilerle Ermenilerle arasındaki karşılıklı blöfün kontrolden çıkmasından ibaret olduğunu gösteriyor.
Bu tehlikeli bir dinamik.Azerbaycan’ın baskıcı yapısı, askeri açıdan güçlenmesi ve ateşkes hattının istikrarsızlığı sebebiyle Bakü’nün barış görüşmelerinden çekilmesi ve silah kullanarak Karabağı geri almak istemesi an meselesi. Yabancı uzmanlara göre bu durum tüm taraflar için felaket anlamına gelir.
Azerbaycan’ın bölgede kendisini güvensiz hissetmesi için geçerli sebepler var. Ama Batılı muhatapları stratejik işbirliği girişimlerini ciddiye almamalılar. Eğer Bakü ortaklık konusunda ciddi olsaydı Batı-yanlısı muhalifleri cezalandırmaktan vazgeçer ve Dağlık Karabağ barış sürecine daha fazla önem verirdi. Batılı siyasetçiler karşılarında gördükleri gerçek Azerbaycanı muhatap almalılar ; Azerbaycanlı yetkililerin pazarlamaya alıştığı süslü suretini değil.
Thomas de Waal: Kıdemli ortak, Rusya ve Avrasya Programı
Çeviri : Dr. Ömer Aytek Kurmel
Cherkessia.net, 02 Ekim 2014
****
Azerbaijan Doesn’t Want To Be Western
Thomas de Waal , September 26, 2014
The Ukraine crisis has presented other post-Soviet countries with stark foreign policy choices. In a recent article in Foreign Affairs, University College of London’s James Yan makes a provocative argument based on a questionable premise. Yan claims that Azerbaijan faces a choice: “to scale back its support for the Western-led liberal order, thereby cozying up to Iran and Russia; or to fully embrace the West and risk regional backlash.” This analysis proceeds from the assumption that Baku is genuinely interested in embracing the West’s idea of liberal order.
The evidence, however, suggests something different: Azerbaijan, bolstered by energy wealth, now deems itself powerful enough to chart a third way, in which it adopts a Russia-style authoritarian model, while positioning itself as a so-called “strategic partner” with the West on energy issues and security. The bet is that by not having to choose between Russia and the West, Azerbaijan can have it both ways. The country’s elites hope that a transactional relationship with the United States and Europe will allow them to increase their wealth without threatening Azerbaijan’s oligarchic political system.
That plan is now being put to the test. In recent months, Azerbaijan’s leaders have embarked on the biggest human rights crackdown in wider Europe and have taken a more bellicose line on their number-one domestic and foreign policy issue: the protracted conflict with their country’s long-time foe, Armenia. Western policymakers need to pay more attention and ask themselves what this new hard line means for both Azerbaijan and its neighborhood.
WAR AND OIL
Azerbaijan is perhaps the former Soviet Union’s most complex and interesting country, with its Shia, Turkic, and secular traditions, and historic habits of both democracy and authoritarian rule. Two factors have shaped its trajectory since it achieved independence in 1991. The first is the brutal war with Armenia over the disputed highland territory of Nagorno–Karabakh. Both sides suffered terrible losses on the battlefield before Armenia won a military victory in 1994. Azerbaijan paid dearly for the conflict: 20,000 people died and one-tenth of its population, more than 700,000 Azerbaijanis, became refugees. Azerbaijan not only lost control of Nagorno–Karabakh but also, partially or wholly, that of seven surrounding regions with no significant Armenian population -- in all, nearly 14 percent of its internationally recognized territory. The trauma of that conflict and defeat has haunted the country ever since, as it has dealt with the refugee burden and defined itself in bitter rivalry to the Armenians.
The second factor that has shaped Azerbaijani politics is the country’s second oil boom (the first occurred at the end of the nineteenth century). Twenty years ago this month, the discovery of new oil reserves in the Caspian Sea made the country an attractive destination for international investors. Heidar Aliev, who was president at the time, invited oil companies from around the world to bid for projects as part of what he called the “Contract of the Century.” The lucrative deal to emerge from this policy -- overseen by Aliev’s son, Ilham, who succeeded him as president in 2003 -- was the Baku–Tbilisi–Ceyhan pipeline. Since 2006, the British oil company BP has used the pipeline to send oil from the Caspian Sea to the Mediterranean; at its peak, it exported one million barrels of oil a day.
Azerbaijan’s oil boom utterly transformed the country’s economy. Throughout the 2000s, Azerbaijan enjoyed the world’s highest economic growth rate. The boom eliminated the worst of post-independence poverty and enabled the government to re-house the refugees who had fled the territories it lost in the 1990s. It also bought international clout in various forms: a long line of new embassies; a seat on the UN Security Council; glitzy prestige projects such as playing host to the Eurovision Song Contest.
It also created a new class of oligarchs. Azerbaijan’s newly wealthy elites have been conspicuous in their consumption -- they purchased private planes, houses in London and southern France, even major European soccer clubs. To the extent that they engage in politics, the elites’ main goal is to maintain the political and economic hierarchy that has served them so well. Oligarchic politicians -- such as Kemaladdin Heydarov, the minister of emergency situations, Zia Mamedov, the transport minister, and Ramil Usubov, the interior minister -- use their political influence to protect their wealth. The president sits in a privileged spot atop the state, but even he is not fully in control of everyone underneath him. Some of these ministers have created legally-sanctioned de facto militias whose loyalties are both to the state and to their individual patrons.
THE WEST AT ARMS-LENGTH
Azerbaijan’s foreign policy should be understood in this context. The country’s elites are interested in building ties with outside powers, but only if they don’t conflict with their larger goal of preserving Azerbaijan’s autarky. Baku, in other words, wants to be close to the West, but not too close. The United States, from this perspective, is attractive but dangerous. The elder Aliev, who served in Leonid Brezhnev’s Politburo, is famously said to have had the epiphany in the early 1990s that “Washington is the new Kremlin” -- a new guiding hegemon to be both courted and taken advantage of.
Azerbaijan’s current pitch to Western officials emphasizes three points: the country’s status as a transit point for troops returning home from Afghanistan; its close relationship with Israel and its role in enforcing sanctions against Iran; and its promise as an alternative to Russia as a gas supplier for Europe via the projected Southern Gas Corridor. All of these have certain merits, but they are also being oversold. The withdrawal from Afghanistan should be complete in a year’s time. Washington is currently in nuclear negotiations with Tehran that would render moot Baku’s contributions on sanctions enforcement. The once-ambitious Southern Corridor project has been scaled down: The current plan is that, in five or six years’ time, southern Europe will receive roughly 10 billion cubic meters of Azerbaijani gas annually. That is important for Greece and Italy, but will comprise only about two percent of Europe’s overall gas needs.
Azerbaijan’s honeymoon period with Western oil majors also appears to be ending. The French energy firm Total has sold its stake in the gas project and the Norwegian company Statoil has reduced its contribution. Baku is now looking for new options. A sign of the future may be a memorandum of understanding struck on September 12 between the Azerbaijani state-owned oil company SOCAR and its Malaysian counterpart Petronas.
And then there is the country’s most complex relationship with a foreign power, that with Russia. Suspicion of the former colonial power is at the center of Azerbaijan’s national ideology. Nonetheless, ties with Moscow are much closer than Azerbaijani officials ever suggest in their conversations with the West. Russian President Vladimir Putin visited Baku last August with a long agenda that included combatting Islamic militancy in the North Caucasus, increased trade (including the sale of Russian weapons), and defense of the Russian language in Azerbaijan.
There may be no trust between Azerbaijan and Russia, but there is an implicit understanding. After all the two countries share basically the same political model: national wealth is channeled through the state on the basis of energy revenues, and the small elite that pool most of the income also control the media, and intimidate and oppress the opposition. Legislation, such as new laws restricting the rights of non-governmental organizations, has the habit of being enacted in Russia first and then passed in Azerbaijan in an almost exact carbon-copy a few months later. (President Obama singled out Azerbaijan as an oppressor of NGOs in his speech at the Clinton Global Initiative on September 23.)
In that spirit, even as Azerbaijan was opposing Russia and supporting Ukraine’s territorial integrity at the United Nations, officials in Baku were endorsing Moscow’s narrative about the reason for the uprising in Ukraine, saying it was planned and funded by the West and that it constitutes a threat to all post-Soviet regimes. One presidential official called Euromaidan the “project of certain international forces,” which had caused “civil strife, chaos, and anarchy” in Ukraine and would do so again in Azerbaijan.
Baku has organized a crackdown against any citizens thought capable of even contemplating a Maidan-style protest in Azerbaijan. Azerbaijan’s jails now hold an estimated 98 political prisoners, many of them the country’s bravest pro-Western activists. They include Ilgar Mammadov, an opposition politician and former presidential candidate; Anar Mammadli, who ran an organization exposing electoral fraud; Rauf Mirkadirov, a well-known journalist who had been working in Turkey; Intigam Aliev, a respected lawyer who had been taking prisoners’ cases to the European Court of Human Rights; Rasul Jafarov, a well-known youth activist, who turned 30 in jail this summer; Leyla Yunus, a veteran of the independence struggle of the late-1980s who subsequently became the country’s best-known human rights defender; and Arif Yunus, husband of Leyla, a scholar and writer. The dubious charges against them range from tax evasion to espionage. The local pro-government media has already declared the detainees guilty and government officials scarcely bother to conceal that these are people they personally detest and want to get rid of.
At the same time, the government in Baku has moved to close down or harass Western funders and institutions that have promoted democracy. Western organizations such as the nonprofit educational organization IREX, the National Democratic Institute, and even the charity Oxfam have been harassed: their bank accounts have been frozen or they have been forced to leave the country.
Westerners who dare to criticize Azerbaijan -- even people who have helped it in the past, such as recently departed U.S. Ambassador Richard Morningstar or Swedish Foreign Minister Carl Bildt -- are attacked by Azerbaijani officials and media for “gross interference” or for being “self-satisfied and ambitious.” Naturally, Russian officials, who refrain from mentioning democracy as a matter of course, face no such criticism.
BACK TO THE BATTLEFIELD
The increasingly aggressive posture of the Azerbaijani government has the potential to destabilize not just the country itself, but also its wider neighborhood. In part this is because the assault on the pro-Western opposition has ceded ground to adversaries of a more militant variety. There are reported to be several hundred Azerbaijani radical Sunnis fighting with ISIS who can be expected to return home at some point.
In part this is because Azerbaijan is ever more aggressively provoking its unresolved conflict with Armenia over Nagorno–Karabakh. Baku has used its oil wealth to fund a massive re-armament drive. Over the past five years, Azerbaijan has bought offensive weapons -- attack aircraft, artillery systems, surface-to-air missiles, and drones -- from Israel, Pakistan, and Russia. Its military budget now stands at $4 billion a year, a figure equal to rest of the Armenian state budget.
There has also been an escalation of rhetoric. The Azerbaijani leadership has officially declared Armenia an enemy. In August, Aliev took to Twitter to issue a barrage of 57 bellicose tweets, telling the Armenians, “The flag of Azerbaijan will fly in all the occupied territories.”
Azerbaijan’s frustration is understandable. More than 20 years on, no one has crafted a solution that will return it its lost territories. And Armenia is a difficult adversary, which is slowly rewriting the facts on the ground as it maintains its hold over the Azerbaijani territories around Nagorno–Karabakh.
But frustration is not a policy. Azerbaijan bears as much responsibility for the Karabakh conflict as the Armenians and there is no alternative to a peaceful settlement with the enemy. Frustration is also costing lives. An exchange of provocations along the long ceasefire line this summer resulted in the most dangerous flare-up of violence there in 20 years, with at least 30 soldiers dying on both sides. Conspiracy theorists on both sides have blamed the Russians, but the evidence suggests that it was a pure Armenian–Azerbaijani war of bluff that got out of hand.
This is a dangerous dynamic. It seems only a matter of time until a combination of Azerbaijan’s domestic insecurity, its military build-up, and the instability on the ceasefire line push Baku to abandon peace talks and embark on a campaign to reconquer Karabakh by force -- a move that all outside experts on the conflict predict would end in a catastrophe for all sides.
Azerbaijan has objective reasons to feel insecure in its neighborhood. But Western interlocutors should not be flattered by its overtures about strategic cooperation. If Baku was serious about partnership, then it would cease persecuting its pro-Western critics and engage more intensively in the Nagorno–Karabakh peace process. Western politicians should deal with the Azerbaijan that is before them, rather than the fanciful one that Azerbaijani officials have become accustomed to selling.
Thomas de Waal:Senior Associate, Russia and Eurasia Program
Bu haber toplam 3004 defa okundu.
Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.