Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Francisco de Borja Lasheras: Ukrayna Seçimi,Yeni Maidan, Yeni Bosna ?
06 Kasım 2014 Perşembe Saat 14:11
Francisco de Borja Lasheras  
5 Kasım 2014 
European Council On Foreign Relations 
 
Berlin Duvarı’nın çökmesinden 25 yıl sonra Batı’nın Rusya’ya bakışı, Doğu Avrupa perspektifini gölgeliyor. Sovyet sonrası alanın –coğrafi konumları jeopolitik trajediye yol açan- Avrupalı halkları ve kendi gelecekleri hakkındaki düşünceleri Roma, Madrid ve diğer başkentlerdeki bazı çevreler için ikincil derecede önem taşıyor. 
 
Rusya ile “Stratejik Ortaklığın” Kofluğu 
Rusya ile ne zaman kriz yaşansa, birçok siyaset yapıcı ülkesinin veya Avrupa Birliği’nin Rusya ile “stratejik ortaklığını” gündeme getirir. Rusya’nın saldırganlığını hesaba katmasa da “stratejik ortaklık” haklılığı tartışılmaz bir argümandır. Ama bu düşünce biçimi Avrupa’nın ortaklık anlayışıyla Kremlin’in mantığı arasındaki çelişkileri görmezden gelir. Rusya (Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika veya Birleşmiş Milletler’de olduğu gibi) Avrupa’nın çıkarlarını zayıflatmaya veya Batı’yı dengelemeye çalışırken, aynı zamanda “özel dostluk ve kardeşlik ilişkileri” yoluyla AB üyelerinin  arasını ustaca açmak ister.
 
 
Rusya Avrupa’nın çıkarlarını ve ilkelerini tehlikeye attıkça, bu siyaset yapıcılar Batı’nın kırmızı çizgilerini daha fazla zayıflatırlar. Bu tutumun ardında -NATO’nun genişlemesinden Kosova’nın bağımsızlığına kadar- Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri Batı’nın Rusya’nın çıkarlarına kayıtsızlığının yarattığı suçluluk duygusunun yanında Amerikan ve Batı-karşıtlığının etkisi de hissedilir. Rusya güç kullanma yasağını çiğneyerek, sınırların değişmezliği ilkesini gözardı ederek ve ülkelerin katılacakları ittifakları seçme özgürlüğünü hiçe sayarak yaklaşık 40 yıl önce Helsinki’de temelleri atılan Avrupa güvenlik sisteminin temel ilkelerini açıkça ihlal etti. Yine de kimileri içinde barışçıl ve işbirliğine saygılı bir Rusya’nın olacağı yeni bir Avrupa güvenlik sisteminin gerekliliğini hala savunuyor.
 
Bu siyaset yapıcılar jeopolitik bakımdan gerçekçi olduklarına inanıyorlar. Ama çok saflar. Rusya AB ve münferit devletlerle ilişkilerini klasik çıkar-temelli yaklaşım üzerinden ve güç kullanarak sürdürürken, bu “ anlayışlı” jeopolitika savunucuları tarihin öğrettiği dersleri gözardı ediyorlar. Denetlenmeyen ve başkaldıran büyük güçler, bir de bugünkü Moskova gibi revizyonist bir çizgi izliyorlarsa, taviz vermeye hiç de yatkın olmuyorlar. Diğer ülkelerin zaaflarından yararlanmak istiyorlar.
 
Buna rağmen pekçok kişi için Rusya ile iyi ilişkiler Ukrayna’nın veya Avrupa perspektifine sahip diğer Doğu Avrupa ülkelerinin kaderinden daha önemli olabiliyor. Bu düşünce biçimi Doğu Avrupa’nın Kremlini yöneten birkaç kişinin özel mülkü olmaya devam ettiği tezini meşrulaştırıyor.
 
Reform veya Yeni Maidan riski
Ukrayna krizini Rusya ile Batı arasında bir çatışmadan ibaret görmek konuyu basite indirgemek anlamına geldiği gibi tehlikeler barındırıyor. Avrupa’nın politikası krizin sonucu üzerinde belirleyici olacak sebepleri görmezden geliyor. Bu sebeplerden biri hem başarısız Portakal Devrimi’nin, hem Maidan protestolarının temelinde yatıyor. Yani Ukrayna’nın gerçek bir demokratik ve ekonomik dönüşüm yaşaması zorunluluğu. Liberal olmayan seçkinler, oligarklar ve hizipler arasındaki çekişmelerin gelişimine olanak tanımadığı bir post-Sovyet devlet olmaktan kurtularak hukukun üstünlüğü ilkesinin yön verdiği ve işleyen ekonomiye sahip nisbeten işlevsel demokratik bir devlet haline gelebilmesi. Ukrayna ve AB arasında sembolik Ortaklık Antlaşması’nın imzalanmasına rağmen dönüşüm konusu çözülmemiş bir sorun olmaya devam ediyor.
 
Maidan protestolarına yol açan faktörler –kötü yönetişim yanında yönetici sınıfın çürümüşlüğü ve cazalandırılamaması karşısında toplumun öfkesinin kabarması- hala mevcut. İster Kiev’de olsun, ister Hong Kong veya Saraybosna’da twitter hızıyla siyasal seferberliğin (Zbigniew Brzezinski’ye göre küresel siyasal uyanış) mümkün olduğu zamanımızda daha parçalı ve daha öngörülmez bir İkinci Maidan ihtimal dışı değil. Üstelik savaşın, yurtsever hareketliliğin ve karşılanmamış beklentilerin ortasında gerçekleşecek. 
 
Ukrayna’da devlet ve siyasal kültürü çok kısa süre içinde ıslah edilmek zorunda ve bu tehlikeli koşulların ortasında yapılmalı. Sovyet sonrası ülkelerin çoğunda bulunan ve dönüşümü engelleyen yerleşik yapının önce etkisizleştirilmesi, sonra değiştirilmesi lazım. Ukrayna devletinin iflas etmesini engelleyecek ve asgari de olsa siyasal istikrarı temin edecek ciddi bir ekonomik yardıma ihtiyacı var. 
 
Harici bir aktör olarak AB’nin temel sıkıntısı ise –tüm dönüşüm süreçlerinde olduğu gibi- şu ana kadar sistemin açılmasına direnen seçkinlere bağımlı olması. Parlamento seçiminin bu yapıyı değiştirdiği meçhul. Maidan adaylarının “Öz Yardım Partisi” listesinden parlamentoya girmesi aşağıdan yukarıya değişim için umut veriyor. Öyle bile olsa, Andrew Wilson’a göre, düşük katılım değişime inanmayan seçmenlerin siyasete tehlikeli biçimde yabancılaştığına işaret ederken sonuçlar da “eski tüfeklerin” hayatiyetini sürdürdüğünü gösteriyor.
 
Avrupa tarafları basitçe “Avrupa-yanlısı” veya “Rusya-yanlısı” olarak gruplamak yerine ivedilikle sözünü tutmalı ve Ukrayna’nın dönüşümüne yoğunlaşmalı. Bu süreç zorlu ikilemlerle dolu olacak. Statüko yargı bağımsızlığı gibi çekirdek reformlardan hoşlanmayacak. Diğer sosyo-ekonomik reformları da toplum benimsemekte zorlanacak. Ama Ukrayna’da reformların kaderi krizin sonucunu olduğu gibi genel olarak Doğu Avrupa’nın geleceğini belirleyecek.
 
İkinci Bosna mı ? 
Ukrayna güvenliğini de garantilemek zorunda. Bu Ukrayna’nın yeni bir Bosna olmasının önüne geçmek anlamına geliyor. Ülkenin doğusunda sağlam bir antlaşmaya varılsa bile Ukrayna donmuş çatışma olmaya doğru gidiyor. Bu durum –yaklaşık yirmi yıl önce Dayton Antlaşması’nın imzalandığı Bosna’da olduğu gibi- Ukrayna’nın ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü zayıflatabilir.
 
Kremlin’in gündemi –en azından istikrarsızlık tohumlarının ekilmesi bakımından- 1990’larda Belgrad’daki Slobodan Miloşeviç’e benziyor. Moskova etnik çatışmaları hayatın kaçınılmaz bir parçası haline getirmek için (1992’de çok-etnili Bosna’da olduğu gibi) etnik-ulusal ayrımları körüklüyor, önemsiz köken farklılıklarını abartıyor. Rusya’nın askeri stratejisi doğrudan ve dolaylı eylemi bir araya getiriyor ; Kremlin (Belgrad’ın 1990’larda Sırplar’ın hakim olduğu Yugoslavya Halk Ordusu ile bağ kurmadığı ve düzensiz, milliyetçi “çetnik” milislerini desteklediği gibi) emir komuta zincirinin parçası olmayan düzensiz güçlere destek veriyor. Bu sayede bu grupların yanlışlarından sorumlu olmayacak. Ve nihayet Kremlin gerçekleri çarpıtarak propaganda yapıyor, başkaldırıyı boğuyor, düzensizlik için karanlık dış güçleri suçluyor ve merkezin (şimdi “Nazi Kiev” ; o zaman “İslamcı Saraybosna” idi) asimilasyon uyguladığı yönündeki korkuları körüklüyor. 
 
Bu çabaların amacı Ukrayna’da Rusya’nın etkisini korumak ve Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmak. Bu bağlamda, Vladimir Putin’in kısa süre önce Valdai Uluslararası Tartışma Kulübü’nde kullandığı ifadeler önemli ipuçları veriyordu : Ukrayna’yı “karışık, çok-unsurlu devlet oluşumu” olarak tanımladı, Novorossiya konsepti ve Nikita Kruşçev’in 1954 yılında Kırım’ı “yasadışı” olarak Ukrayna’ya vermesi gibi ortak tarihe göndermeler yaptı.
 
AB bugün dayanışma içinde değil ama diğer Avrupalılar yine de katılmak istiyorlar. Soru Avrupa’nın yapması gerekeni yapıp yapmayacağı ? Avrupa uluslararası sınırları değiştirmek isteyen Molotov- Ribbentrop tarzı etki alanlarını ve revizyonizmi reddedecek mi ? Yoksa Avrupalılar -Marine Le Pen veya Nigel Farage’ın yaptığı gibi- modern Avrupa’nın kurucu değerlerine meydan okuyan (aslında reddeden) güçlü bir liderin ve sistemin cazibesine mi kapılacak ? AB-Avrupa -tüm zorluklara rağmen içereki ve dışardaki çarlara başkaldırarak AB bayrakları sallayan- diğer Avrupa’nın halklarının esenliğine değer veriyor mu ? 
 
 
Çeviri : Dr. Ömer Aytek Kurmel 
 
Cherkessia.net , 06 Kasım 2014
 
 
*******
 
Ukraine’s elections: Another Maidan, another Bosnia ? 
Francisco de Borja Lasheras 
05th November, 2014 
European Council On Foreign Relations 
 
Twenty-five years on from the fall of the Berlin Wall, the West’s perspective on Eastern Europe is too often overshadowed by its view of Russia. The European peoples of the post-Soviet space, whose geography has led to geopolitical tragedy, are often of only secondary importance for some within the political establishments of Rome, Madrid, Berlin, and elsewhere – and so are these peoples’ opinions on their own future. 
 
The hollowness of “strategic partnerships” with Russia 
 
Whenever there is a crisis with Russia, many policymakers’ default choice is to defend their country’s or the European Union’s “strategic partnership” with Russia. The need to hold on tightly to the “strategic partnership” has become a commonplace and unassailable line of argument, whatever its actual merits and without due regard for Russia’s troublemaking in the neighbourhood. But this sort of thinking ignores the Kremlin’s actual strategy and foreign policy-making, which is often at odds with European efforts at partnership. Russia tries to undermine European interests and counter-balance the West (for example, in the Balkans, in the MENA region, or at the United Nations), while at the same time playing a skilful game of divide-and-conquer with EU member states through its “special relationships of friendship and fraternity”. 
 
The more mischief that Russia creates to jeopardise European interests and principles, the more these policymakers insist on weakening already inadequate Western red lines. Somewhere behind all this is a bad conscience about the West’s alleged disregard for Russian interests since the fall of the Soviet Union, from NATO enlargement to Kosovo’s independence, and some policymakers are also influenced by anti-Americanism and anti-Western attitudes. Russia has brazenly violated the basic tenets of the European security order created in Helsinki almost 40 years ago, by abandoning the prohibition on the use of force, ignoring the inviolability of states’ borders, and subverting the right to choose alliances. And yet, even as Russia escalates, some continue to emphasise a new European security order that would include a peaceful, cooperation-driven Russia in its midst. 
 
These policymakers believe that their perspective is geopolitically realist. In fact, it borders on normative naivety. As Russia forcefully pursues a classic interest-based approach to its partnership with the EU and with specific member states, these geopolitical “understanders” of Russia overlook the lessons of history. Unchecked and assertive great powers, at least when guided by the revisionism that presently permeates Moscow’s narrative, are not amenable to real compromise. They instead try to capitalise on other powers’ weaknesses. 
 
Even so, for many, good relations with Russia take precedence over the fate of Ukraine or of the other non-EU East European countries that want a European perspective. In a way, this way of thinking legitimises the argument that Eastern Europe is still the private domain of the few men who run the Kremlin. 
 
Reform or risk Maidan redux
 
What is more, framing Ukraine’s crisis solely as a clash between Russia and the West is both reductive and potentially damaging. European policy risks neglecting key challenges that will shape the outcome of this crisis. One such challenge was at the root of both the failed Orange Revolution and the Maidan protests. It is Ukraine’s need to undergo a real democratic and economic transformation, from a post-Soviet state held back by illiberal elites, oligarchs, and factional infighting to a reasonably functional democratic polity governed by the rule of law and with a working economy. This remains an unresolved issue in spite of the symbolic signing of the Association Agreement between Ukraine and the EU.  
The factors that led to the Maidan protests – bad governance and public exasperation with the ruling class’s corruption and impunity – still exist in Ukraine. In these times of political mobilisation all around the world at the speed of Twitter, whether in Kyiv, Hong Kong, or Sarajevo (what Zbigniew Brzezinski has called the global political awakening), an even more fragmented and unpredictable Maidan II cannot be ruled out. And if it did take place, it would happen in a worsened context of war, patriotic mobilisation, and dashed expectations. 
 
Within a very brief timeframe by historical standards, Ukraine needs to carry out a major reform of the state and its political culture – and it must do so while it is in a state of insecurity. It must neutralise and eventually change the underlying structure of entrenched interests, present in most post-Soviet countries, that obstructs transformation. Ukraine also needs massive economic aid to prevent the state from going bankrupt and to help generate a minimal level of political stability. 
 
However, as in all transformative processes, the EU’s dilemma lies in the fact that as an external actor, it must rely on the same political elites who have so far resisted the idea of opening up the system. And it is not clear that the parliamentary elections have changed that underlying power and resource structure. The good results obtained by Maidan candidates on the “Self Help” list may give some reason for hope of change from the bottom up. Even so, as Andrew Wilson notes, the somewhat low turnout evidences a dangerous degree of alienation because of the persistence of “politics as usual” and the results speak to the continued vitality of the “old guard”. 
 
Instead of simplistically labelling political forces as either “pro-European” or “pro-Russian”, Europe must focus urgently on the daunting task of honouring its grand promises and truly transforming Ukraine. This will entail a number of difficult dilemmas, since some core European reforms such as judicial independence are not palatable to vested interests and others such as socio-economic reforms will not sit well with the public. But the success or failure of the struggle to implement reform in Ukraine will have an impact on the outcome of the crisis – and on the future of Eastern Europe as a whole. 
 
A second Bosnia ? 
 
Ukraine also needs to guarantee its security. Therefore, another big challenge is to prevent Ukraine from turning into a new Bosnia. Even if a stable political agreement were to be reached in the east, Ukraine at the moment is heading towards a frozen or latent conflict, which would undermine its national coherence and territorial integrity – as is still the case in Bosnia almost twenty years after the Dayton Accord was signed. 
 
The Kremlin’s agenda bears some resemblance to that of Slobodan Milosevic in Belgrade in the 1990s, at least when it comes to its actual strategy and the ways in which it sows instability. Moscow tries to inflame ethnic-nationalist divisions, reinforcing non-essential differences in origin (just as in the multi-ethnic Bosnia of 1992), so that ethnic conflict eventually becomes a self-fulfilling prophecy and an entrenched fact of life. Russia’s military strategy combines direct and indirect action; the Kremlin supports irregular forces that are not part of the chain of command, which means it can keep its distance from these groups and deny any responsibility for their actions and wrongdoings (as Belgrade did in the 1990s with its delinking of Serbian Yugoslav People’s Army Units and its support for the irregular, nationalist “cetnik” militias and security personnel). And, lastly, the Kremlin employs propaganda that negates facts, stifles dissent, blames disorder on shady external actors, and fans fears of ethnic assimilation by the centre (in this case, a “Nazi Kyiv”; back then, an “Islamist Sarajevo”). 
 
All of these elements are designed to retain Russian influence in Ukraine and destabilise Ukraine. In this context, Vladimir Putin’s candid remarks at the Valdai International Discussion Club recently were telling: he described Ukraine as “a complex, multi-component state formation”, referencing shared Russian and Ukrainian history such as the concept of Novorossiya and Nikita Khrushchev’s 1954 “illegal” transfer of Crimea to Ukraine.
The EU today is short on solidarity, but other Europeans still aspire to join it. The question now is whether it can rise to the occasion. Whatever the way forward in this crisis, as a society, will Europe reject spheres of influence à la Molotov-Ribbentrop and the revisionism of history to alter international borders ? Or will Europeans, as Marine Le Pen or Nigel Farage already have, succumb to the charming nationalism of a strong leader and a system that challenges (in fact rejects) modern Europe’s founding values ? Does EU-Europe care about the wellbeing of those peoples from that other Europe, who, at times, wave EU flags in defiance of both their own tsars and foreign ones, even when the odds are stacked against them ? 
 

Bu haber toplam 2237 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net