Karakter boyutu :
Ulrich Speck 'Rusya ve Almanya : Uluslar arası Sistem İçindeki Zıtlar'

03 Aralık 2014 Çarşamba Saat 14:33

Ulrich Speck,25 Kasım 2014
Angela Merkel iddia edildiğine göre Barack Obama’ya Vladimir Putin’i kastederek “başka bir dünyada yaşıyor” demişti. Alman perspektifinden bakıldığında gerçekten de böyle görünüyor. Karakter ve tutumları bakımından Almanya ve Rusya bugünkü uluslar arası sistemde zıtlığı temsil ediyorlar. Zıtlık hem iki ülkenin yıllarca kendilerini birbirlerine yakın hissetmelerinin hem de Ukrayna krizi sürecinde restleşmelerinin sebeplerini açıklayabilir.
Almanya ve Rusya arasındaki tezat iki ülkenin tarihsel deneyimleriyle tarif ve izah edilebilir. Rusya’nın uluslar arası düzeni ve siyaseti algılama biçimi bu ülkenin Avrupa’ya asırlarca egemen olmuş büyük güçler sisteminde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Stalin 1939 Hitler-Stalin Paktı ile sosyalist evrenselciliği terk etmiş ve eski usul güç siyasetine geri dönmüştü. Stalin ve Almanya’nın Doğu Avrupa’yı paylaşmaları büyük güç politikasını en uç noktaya taşımıştı. Avrupa’nın 1945 yılında Yalta’da Stalin, Churchill ve Roosevelt tarafından nüfuz alanlarına ayrılması ve Soğuk Savaş boyunca egemen olan çift kutuplu düzen 19. yüzyıl tarzı Avrupa güç siyaseti geleneğinin devamıydı. Ukrayna’daki savaş nüfuz alanına dayalı siyasetin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da sürdüğünü gösteriyor.

Rusya’nın aksine Almanya büyük güç geleneğiyle radikal bir kopuş yaşadı. 1949 yılında kurulan Bundesrepublik kendini Nazi tarzı güç siyasetine karşıtlık üzerinden tanımladı. NATO ve AB üyelikleriyle egemenliğini sınırlamaya razı oldu. Bu çift sistem ilk önce bir zorunluluktu. Sonraki aşamada giderek içselleştirdi. Avrupa’ya hakim olma mücadelesinin yerini Amerikan hegemonyasının almasının ardından Almanya ekonomik konulara ve ulusal gelirin adil dağılmasına odaklanma olanağı buldu. Almanya’nın önce ülkenin batısında, 1990 yılından sonra doğusunda yaşadığı canlanmayı mümkün kılan formül toprak taleplerinden, askeri gücünden ve küçük komşularına hakim olma ülküsünden vazgeçmesiydi.
Almanya’nın en büyük avantajı komşularının ve ortaklarının kendisine duyduğu güven. Bunu sağlayan güç siyaseti geleneğinden kopması ve uluslar arası ve ulus üstü kurumlarla bütünleşmesi oldu.
Almanya bugüne dek olmadığı kadar özgür, güvenli ve müreffeh hale geldi. Almanlar ulusal üstünlük ve büyüklük iddialarını boş ve demode kuruntular olarak görüyor. “Postmodern” Alman devleti işbirliği ve eşgüdümü tercih ediyor. Aşırı uçlar da dahil olmak üzere hiç kimse Strasburg, Prag veya Kaliningrad’ı Almanya’ya “geri getirme” çağrısı yapmıyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya benzer bir süreç yaşamadı. Amerika’nın şekillendirdiği ve desteklediği uluslar arası sistemle bütünleşmeye razı olmadığı gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya gibi sistemle entegre olmaya da zorlanmadı. Belki Rusya çok genişti, hala çok güçlüydü ve emperyal tarihiyle fazla özdeşleşmişti. Rusya’yı küresel güç yapma düşüncesi hiç kaybolmadı. Hatta belki Batı tarafından teşvik bile edildi ; BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı olan diğer üyeleri Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin halefi olmasını kabul ettiler ve Batılı güçlerin Rusya’ya yaptığı büyük güç muamelesi Baltıklar hariç eski Sovyet coğrafyasının bu ülkenin nüfuz alanı olarak görüldüğünü ima ediyordu.
Kendini klasik büyük güç gibi gören Rusya egemenliğini ve hareket özgürlüğünü azami noktaya taşımak istiyor. Kendisini Amerika’nın liderliğini kabul ederek küresel sistemle bütünleşmiş Japonya, Hindistan, Almanya veya Fransa gibi ülkelerle mukayese etmiyor. Rusya (nükleer silahlar dışında) çok sınırlı güç kaynaklarına sahip olmasına rağmen uluslar arası sistemde kendisini Amerika ile aynı seviyede görüyor. Moskova uluslar arası kurumlar ve kurallarla entegre olmak değil, gücünü artırmak için onları kullanmak istiyor. Ortaya modası geçmiş bir güç çıkıyor : başkalarını istediklerini yapmaya zorlayabilen bir güç. Buna göre güçlü yönetme hakkına sahipken zayıf boyun eğmek zorundadır. Son kertede her şeyi askeri güç belirler.
Rusya ancak böyle bir dünyada var olabilir veya öyle olacağını düşünüyor. Çünkü uluslar arası ekonomik sistemde enerji tedarikçisi konumunda. Hammadde satıyor, mamul ürünler ithal ediyor. Buna karşılık Almanya küresel değer zincirleriyle bütünleşmiş durumda. Güvenli ticaret yollarına, istikrarlı ve güvenilir uluslar arası kurallar ve normlar sistemine, zengin pazarlara ve iyi yönetilen devletlere ihtiyacı var. Almanya ekonomik sebeplerden ötürü sevilmeye ihtiyaç duyuyor ; herkesle dostane ilişkiler kurması lazım. Almanya yumuşak güce sahip. Kaba kuvvete ve teslim almaya değil, çekiciliğe dayanıyor.
Helmut Kohl ve Mihail Gorbaçev’in 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi üzerine müzakere etmelerinden bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerin giderek yakınlaşacağına inanılıyordu. Zıt uçlar birbirini çekiyor gibiydi. İki ülke Rusya’nın hakimiyetinden kurtulmak ve AB’nin postmodern, ekonomik alanına girmek isteyen Ukrayna yüzünden çatışmaya sürüklendi. Bu yeni bir Soğuk Savaş değil ; zıt ilkeler üzerine kurulmuş iki sistem arasındaki yeni bir ihtilaf.
Konuk Akademisyen, Carnegie Europe
Çeviri : Dr. Ömer Aytek Kurmel
Cherkessia.net, 3 Aralık 2014
******
Russia and Germany : The Antipodes in the International System
Ulrich Speck
November 25, 2014
Angela Merkel allegedly told Barack Obama that Vladimir Putin was living “in another world.” This is indeed how it looks, from a German perspective. In character and attitude, Germany and Russia are the antipodes in today’s international system. That could explain perhaps both the closeness the two countries have felt for years and the growing confrontation which has come with theUkraine crisis.
The contrast between Germany and Russia can be described and explained by both countries’ historical experience. In the way it perceives international order and international politics, Russia continues to live in the system of great powers which existed in Europe for centuries. Stalin gave up socialist internationalism and fully returned to old-style power politics with the Hitler-Stalin pact in 1939, by cutting a deal dividing Eastern Europe with a Germany that drove great power politics to the extreme. The division of Europe into spheres of influence by Stalin, Churchill and Roosevelt in Yalta in 1945, as well as the bipolar order during the Cold War, stood in the tradition of nineteenth-century-style European power politics. The claim to spheres of interest has apparently survived the breakdown of the Soviet Union, as the war in Ukraine demonstrates.
Unlike Russia, Germany has experienced a radical break with the great-power tradition. The Bundesrepublik, which was founded in 1949, defined itself as the antithesis to Nazi-style power politics. It has been embedded into a double system of limited sovereignty in NATO and the EU, at first because it had to, and later on with growing, genuine endorsement. With the struggle for mastery in Europe replaced by U.S. hegemony, Germany was able to focus largely on the economy and a fair distribution of national income. The renouncement of territorial claims, largely giving up military power, and relinquishing every aspiration to dominate its smaller neighbors became the formula that made German recovery possible, first in the West, and after 1990 in the East of the country.
It is precisely this break with the tradition of power politics and the integration into international and transnational entities which gives Germany its greatest asset: trust among neighbors and partners. Germany has become freer, safer and more prosperous than it has ever been before. Today it is the paradigmatic “postmodern” state, happy to prefer cooperation and coordination over what Germans see as futile, old-fashioned chimeras of national superiority and greatness. Even on the radical fringes, nobody is calling for bringing Strasbourg, Prague or Kaliningrad “home” to Germany.
The breakup of the Soviet Union did not lead to similar developments in Russia. The country has never really opened up to integration into the international system, shaped and backed up by the United States, and it has never been forced to do so, as Germany after World War II initially was. Maybe Russia was too large, still too powerful, and too wedded to its history as an empire. The idea of Russia being a global power didn’t disappear. It may even have been encouraged by the West: by the fact that the other veto powers in the UN Security Council agreed when Russia took the seat of the Soviet Union in 1991, and by the implicit treatment of Russia as a great power with a sphere of influence in the post-Soviet space (minus the Baltics) by Western powers.
Seeing itself as a classical great power, Russia wants to maximize its sovereignty and freedom to act. It does not compare itself to countries like Japan, India, Germany or France, which have integrated into the global system by accepting U.S. leadership. Instead, Russia, even with very limited power resources (besides nuclear weapons) takes the United States as the benchmark of its position in the international system. Moscow does not seek deep engagement with international institutions and international rules, it looks at them merely as instruments to aggrandize its power. What counts is power in an archaic sense: the ability to force others to do what one wants. The strong can command, the weak must obey. Ultimately it is all about military power.
This is a view of the world which Russia can only afford, or thinks it can afford, because of its position as an energy supplier in the international economic system. It mainly sells raw materials and imports manufactured goods. Germany, by contrast, is integrated into global value chains. It needs safe trade routes, a stable and reliable system of international rules and norms, prospering markets and well-governed states. Germany needs to be liked for economic reasons; it needs to have friendly relations with almost everybody. It is no accident that German power is soft, based on attraction, not on submission and force.
Since Helmut Kohl and Mikhail Gorbachev negotiated German reunification in 1990, it has appeared as if both countries would be on a trajectory to an ever closer partnership. The antipodes appeared to attract each other. Now both countries have been drawn into a conflict over a Ukraine that wants to break free from Russian domination and enter the postmodern, economic sphere of the EU. Not a new Cold War, but a new conflict between two systems built on antithetical principles.
Visiting Scholar, Carnegie Europe
Bu haber toplam 2086 defa okundu.
Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.