Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Avrupa’nın Yeni Bir Anlatıya İhtiyacı Var
26 Temmuz 2015 Pazar Saat 19:52
 
 
New Eastern Europe, 21 Temmuz 2015
 
Amerika’nın eski Federal Almanya Cumhuriyeti büyükelçisi John Kornblum ile söyleşi. 
Söyleşiyi yapan: Matthew Luxmoore
 
MATTHEW LUXMOORE: Avrupa’nın Putin tehdidini açıkça ortaya koyan yeni bir anlatı geliştirmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Açar mısınız?
 
JOHN KORNBLUM: Büyük olayların iç yüzü anlatı denen öykülerle dile getirilir. Biz Ukrayna’da bu anlatıyı yitirdik. 
 
Rusya Batı’nın Soğuk Savaş’tan sonra saldırgan davrandığı efsanesini hakim kıldı. Buna göre Rusya’nın hassasiyetlerine karşı anlayışlı olmalı, ona zaman vermeliydik. Putin’in saldırgan politikasının Batı taktiklerine karşı meşru bir tepki olduğu söylendi. 
 
Rusya’nın anlatısı başarıya ulaştı. Çünkü birçok Batılı baştan beri Rusya’nın meydan okuyuşunu öngöremedi. Bu grup NATO’nun dağıtılarak Rusya ile yeni bir “karşılıklı güvenlik” sistemi kurulması gerektiğini savundu. NATO’nun Rusya sınırlarına dayanarak tehdit ettiğine inanıyorlardı.
 
Aslında Batı 1992’den sonra silahsızlandı. Putin gibi düşünenleri huzursuz ettiğimiz doğru. Ama bunu askeri tehdit yoluyla değil, yapacağız dediğimiz şeyleri yaparak yaptık. Açık ve özgür toplumları ve piyasaları Rusya sınırına kadar genişlettik. Tehit buydu; demokrasi tehdidi.
 
Rusya güvenlik meselesini hep sıfır toplamlı oyun olarak gördü. Bu yüzden 1950’lerden, hatta daha öncesinden beri Avrupa’da NATO gibi paylaşılan güvenlik değil, karşılıklı güvenlik sisteminin egemen olmasını istedi. Karşılıklı güvenlik nüfuz alanları anlamına gelir. Ben güvenliğimi istediğim gibi tanımlarım, siz güvenliğinizi istediğiniz gibi tanımlarsınız ve beni rahat bırakırsınız. Avrasya Birliği bu sistemin tipik örneğidir.
 
Putin Rusya’yı emperyalist bakış açısıyla tanımlıyor. Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan ve Kazakistan’ın Rusya’nın kontrolü altına girmesi öngörülüyor. Şimdilik Baltık devletlerinden vazgeçmiş görünüyorlar. Ama Karadenize inen hat boyunca rekabet var. Ukrayna, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan’ın kendi nüfuz alanlarının parçası olmasını istiyorlar.
 
 
 
                                          Jhon Kornblum: Amerika eski Federal Almanya Cumhuriyeti büyükelçisi
 
 
MATTHEW LUXMOORE: Başarılı bir anlatı nasıl oluşturulur? Avrupa Birliği’nin bir arada kalmasını nasıl sağlarız?
 
JOHN KORNBLUM: AGİT grupları gibi karşılıklı güvenlik çabalarından vazgeçmemiz gerekiyor. Sivil toplumu ve demokratik değerleri tanıtmalıyız. Sebep çok basit; çünkü işe yarıyor.
 
Başta Avrupa-Amerika ittifakı olmak üzere Batılı ülkeler son 500 yıl içinde tarihin bugüne dek kaydettiği en pragmatik, en adil ve en başarılı değerler sistemini geliştirdiler. Birey-devlet ilişkisini tanımlamada, adalet, dürüstlük ve hoşgörü kavramlarını içselleştirmede diğer sistemlerden daha başarılı olduk. 
 
George Bush ve Barack Obama bu noktayı kutsallaştırdılar. İkisinin de yanlış yaptığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım “işe yarıyor” demekten ibarettir. 
 
1990’lı yıllarda Avrupalılara dediğimiz buydu. “Polonya, Macaristan, Romanya; eğer Avrupa Birliği üyesi olmak istiyorsanız doğruluğu kanıtlanmış bu kavramları uygulayın” dedik.
 
MATTHEW LUXMOORE: Başarının belli bir formülü olduğunu düşünüyorsunuz. Yani evrensel geçerliliği olan ve her ülkede uygulanabilecek bir tür Wilson prensipleri?
 
JOHN KORNBLUM: Anahtar kelime pragmatizmdir. Bu ilkeler çoğu ülkenin işine yarayabilir ama her ülke İngiltere tarzı demokrasiyle yönetilmelidir diye bir şey yok. Bunun anlamı şudur: ülkeler bu ilkelerin neden uygulanabilir olduğunu anlamalı ve tatbik etmeye çalışmalıdır.
 
MATTHEW LUXMOORE:Sistemin uygulanabilir olduğunu söylüyorsunuz ama Rusya gibi ülkelerde şu an için bir karşılık bulmuyor. Kimilerinin Washington Mutabakatı dediği bir şeyi yaymaya çalışıyorsak bu sorunlar aşılabilir mi?
 
JOHN KORNBLUM:Yeni ve ilginç olan, sistemin hükümetler değil teknoloji tarafından yayılması. Benzer bir süreç 19. yüzyılda eski düzeni tasfiye etmişti. Sanayi devrimi beraberinde buhar makinesini ve telgrafı getirdi. 
 
Büyük şirketlere veya bakanlıklara gittiğinizde hepsinin küresel ağlara bağlı olduğunu görürsünüz. Hiçbiri bağımsız değil. Mesela Volkswagen tek sistem gibi görünüyor. Ama içinde dünyanın her tarafına yayılmış bireyler faaliyet gösteriyor.
 
Bu yeni bir meritokrasi biçimidir. Tekeller yıkılıyor. Son 20 yılda güç kaybeden kütüphaneler, gazeteler, doktorlar veya radyo yayıncılığı gibi sosyal tekelleri bir düşünün. Artık bunlara ihtiyaç yok. 15 yıl öncesine kadar kitaba ihtiyacınız olursa kütüphaneye giderdiniz. İyi bir eğitim almak isterseniz üniversiteye gitmeniz gerekirdi. Ama artık öyle değil. 
 
MATTHEW LUXMOORE:Rusya gibi ülkelerin zafer kazanması kaçınılmaz olan bir sistemle savaştığını söylüyorsunuz.
 
JOHN KORNBLUM:Anlatılar arasındaki farka geri dönelim. Bizim anlatımız yapıcı olmalı ve kendine güvenmeli; 1990 sonrasında hedefimizin demokrasi, serbest piyasalar ve açık toplumları elden geldiğince yaymak olduğunu söylemeli. 
 
Bunu üçlü bir stratejiyle yaptık: NATO’nun genişlemesi ülkelere güvenlik götürdü; AB genişlemesi sosyal, siyasal ve ekonomik topluluklar yarattı; AGİT’in güçlenmesi sayesinde Rusya’nın da aralarında bulunduğu ülkeler güvenlik konseptlerini ortaya koyabilecekleri Avrupalı bir foruma kavuştular.
 
Ayrıca, Moskova’ya NATO-Rusya Kurucu Senedi’ni sunduk. İçinde NATO-Rusya Konseyi’ni de kapsayan bir dizi düzenleme vardı. Daha dar kapsamlı olmakla birlikte Ukrayna ile de aynı şeyi yaptık. Yapmamız gereken herşeyi yaptık. 
 
Ne var ki Soğuk Savaş kalıntısı klasik bir güvenlik sistemi yerine bir değerler sistemini hedeflediğimizi yeterince dile getirmedik. Buna rağmen sistem beklentilerimizin ötesinde başarılı oldu. Rusya’nın sınırlarına dayandı.
 
AB’nin 2007 yılındaki genişleme dalgası itibariyle yapacağız dediğimiz şeyleri yapmış, Finlandiya ve Estonya’dan Pasifik kıyılarındaki Alaska’ya uzanan demokratik bir sistem kurmayı başarmıştık. 
 
Kıtaları birbirine bağlayan ve sayısı bir milyara ulaşan (bir defasında hesaplaşmıştım) bu insan topluluğuyla gurur duymalıyız. Bundan suçluluk duymamalıyız. Rusları bir şeylere zorladık diyebilmeliyiz.
 
MATTHEW LUXMOORE:Avrupa Birliği’nin durumu kaygı veriyor. Milliyetçi partilerin yükselişini nasıl açıklıyorsunuz? 
 
JOHN KORNBLUM:Toplumsal-teknolojik bir değişim yaşanıyor ve AB bunu tolere edecek esnekliğe sahip değil. İnsanlar kızgın. 
 
Nazi devletinin geri dönüşü bir tehlikeyle karşı karşıya değiliz. AB çökmeyecek. Ama bizi büyük bir istikrarsızlık ve karmaşa bekliyor. 
 
Avrupa’nın zaafı refah olduğu sürece işlerin yolunda gitmesidir. İşler zora girdiğinde Avrupa projesine iyi gözle bakılmaz. Şimdi böyle bir noktadayız.
 
Kriz olması doğaldır. Her toplum krize girer. Amerika son 10 yıl içinde hem ekonomik hem siyasi kriz yaşadı. 
 
Demokratik toplumlar otoriter yönetimler altındaki toplumlara göre daha fazla kriz yaşarlar. Ama biz her seferinde daha güçlü olduğumuzu kanıtlarız.  
 
Ukrayna krizinin ilk aşamasında birçok kişi AB’yi Kiev’e yeterince destek vermediği için eleştirdi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 
Haklılar. Şimdi Gürcistan konusunda aynı hatayı tekrarlamamak gerekiyor. Gürcistan son 4-5 yılda kendinden beklenenleri harfiyen yerine getirdi ve şimdi NATO üyesi olmak istiyor. Ama NATO kayıtsız kalıyor.
 
Biri büyük olmak üzere üç ülke - Gürcistan, Moldova ve Ukrayna- NATO ve AB’ye girmek istiyorlar. Ama Batı korkuyor. Kesinlikle farklı bir stratejiye ihtiyacımız var. Rusları kızdırmaktan çekinmemeliyiz.
 
MATTHEW LUXMOORE: Rusya karşısında tavrımız ne olmalı?
 
JOHN KORNBLUM:Uzun yıllar Sovyetler Birliği ve Ruslarla çalıştım. Başarı inançlarınızın arkasında kararlılıkla durmanıza ve hedeflerinizden emin olmanıza bağlı. Ruslar akılcılığı teslimiyet gibi algılarlar. Şu anda çok gerilimli bir süreçten geçiyoruz ve doğru stratejiyi bulmak kolay olmayacak.
 
Rusya demokrasilerin sınırlarına dayanmasını tehdit gibi algılıyor. “Evet, tehdit ettiğimizi biliyoruz” dememiz lazım. Sistemimiz onları gerçekten de tehdit ediyor. Yolumuzda devam etmeliyiz. Rusya’yı kontrol altına almayacağız. Bunu bilelim. Rusya ile ortaklık da olmayacak. Soğuk Savaş benzeri çevreleme siyaseti izlemeliyiz.
 
Sıcak savaş yaşanmasına rağmen …
 
Evet. Birbirlerine ateş ediyorlar. Usta bir diplomasiyle bunun değişmesi lazım. Henüz usta bir diplomasi göremedik ama baskının sürmesi gerekiyor. Kısa vadede baskı çok önemli ama uzun vadede başka tedbirler de var. Birincisi ve en önemlisi, adına Yakın Çevre denen bölge için politika geliştirmeliyiz. AB Gürcistan, Ukrayna ve Moldova’ya üyelik verme konusunda emin değil. Üyelik perspektifi masada olmalı. Ama bu yarın üye olacaklar demek değildir. Bu uzayabilecek bir sürecin başlatılması anlamına gelir.
 
MATTHEW LUXMOORE:Almanya’da 50 yıldan fazla yaşadınız ve bu ülkenin Avrupa’da üstlendiği rolü sıkça övdünüz. Yaşadığımız zamanda bu rolün gerekleri nelerdir?
 
Almanya’nın liderliği Amerika’nın bugünkü liderlik tarzına da, Britanya veya Fransa’nın geçmişteki üslubuna da benzemiyor. Almanya’nın liderliği geçişimlere dayanıyor. Almanya Batı dünyası içinde Rusya’nın esas muhatabı rolünü üstlendi. Bunu kimse beklemiyordu. Diyaloğu Şansölye Angela Merkel yürütüyor. Obama bile Putin’le konuşamıyor.
 
Elbette Almanların eleştirileceği noktalar var. Savunma harcamalarını artırmalı, Baltık devletleriyle daha fazla dayanışma içine girmeliler. Ama genel itibariyle Almanya son 50 yıl içinde Avrupa’da en çok saygı duyulan ülke. Bu sorumluluğu da iyi taşıyorlar.
 
 
Çeviri: Dr. Ömer Aytek Kurmel 
 
Cherkessia.net, 26 Temmuz 2015
 
 
****
 
Europe Needs a New Narrative 
 
New Eastern Europe, 21 July 2015
 
An interview with John Kornblum, American diplomat and businessman and former US ambassador to the Federal Republic of Germany. Interviewer: Matthew Luxmoore
 
MATTHEW LUXMOORE: You have argued that Europe needs to find another narrative, a narrative that makes the Vladimir Putin challenge clear. What do you mean by this?
 
JOHN KORNBLUM: All big events are defined on the basis of a story, the narrative which tells what it is all about. In Ukraine, we have lost that narrative. Russia has quite skilfully established the legend that the West was too aggressive after the end of the Cold War. That we should have understood Russian sensitivities, and that we should have given them time to digest things. And that Putin’s aggression is a justifiable reaction to Western tactics. The Russians have succeeded with their narrative because many in the West misunderstood from the beginning what the real challenge with Russia would be. This group argued that we should have abandoned NATO and set up a new “mutual security” system with Russia. They believed that we threatened Russia by placing NATO almost directly on its borders.
 
The truth is that the West essentially disarmed after 1992. We did make Russians like Putin uneasy, not because we were threatening them militarily but because we did what we said we were going to do. We extended open and free societies and markets all the way up to the Russian border. That was the threat, the threat of democracy.
 
Russia has traditionally viewed security as a zero sum game. That is why since the 1950s, and perhaps even before, they argued that Europe should be coordinated on the basis of mutual security agreements
 
– not shared security, like NATO, but mutual security. But you know what mutual security is? It means spheres of influence: “I define my security the way I want to and you define yours and then you leave me alone.” The Eurasian Union is a classic example of this sort of system. 
 
Putin defines Russia in imperialist terms. This means that Ukraine, Georgia, Armenia and Kazakhstan will be consigned to Russian control; like reconstituting large parts of the Soviet Union. They have more or less given up on the Baltic states for the time being. But the area of contention right now is the area that runs down to the Black Sea, including Ukraine, Moldova, Georgia and Armenia. They want these nations to be part of their sphere of influence, period.
 
So how do we win the narrative, in your view, and ensure that the European Union stays unified? What strategy do you propose?
 
We need to abandon efforts at mutual security such as the OSCE “Eminent Persons“ exercise and instead actively sell our view of civil society and democratic values. The reasoning is simple: it works. Western countries, especially those in the core European-American alliance, have over the past 500 years developed the most pragmatic, most just and most successful system of values ever invented. We have dealt with some of the most difficult challenges of human society – the relationship of the individual to the state, the concepts of justice, fairness and tolerance – and we have built these into our society more than any other system has. George Bush approached it as a crusade. Barack Obama treats it almost like a religion. I think neither the Bush nor the Obama approach is the right one. The right one is simply to say: “This works”. And this is essentially what we said to Europe in the 1990s. If you, Poland, if you, Hungary, if you, Romania want to become a member of the European Union – you just take these things that work and you apply them.
 
So you think there is a clear formula for success, a kind of Wilsonian set of principles that’s universalisable and works for every country?
 
Pragmatism is the word. It can be helpful to most countries, but that does not mean that every country has to have a Westminster style democracy. It means that countries need to understand why a lot of these principles work and try to apply them.
 
You say the system works, but it is not resonating at the moment with countries like Russia. If we aim to spread what some call a Washington consensus, do you think these are problems we can overcome?
 
The radical new element is that the system is not being spread by any government. It is being spread by technology. That is the interesting thing. A similar process overwhelmed the old order in the 19th century. The industrial revolution brought the steam engine and the telegraph. Go to any major corporation or government ministry and you will find it is so linked into global data networks and exchanges that it is hardly independent any more. Take Volkswagen. It has a global network that will blow your mind, run within the Volkswagen system but operated by individuals all over the world.
 
This phenomenon is a new form of meritocracy. Not because of any democratic principles but because it destroys the monopolies. Think for a second about the social monopolies which have been weakened over the past 20 years – libraries, newspapers, doctors or radio broadcasting. You do not need them anymore. Up until 15 years ago, our modern Western industrial society was run on the basis of benign monopolies; not people trying to control us. Rather, the simple fact that if you wanted books you needed a library. If you wanted a good education you needed a university – you do not need a university any more.
 
So countries like Russia are trying to fight a system whose triumph is inevitable? It seems there are competing ideas that have mass support in such societies, with Putin’s Russia as one example.
 
Let us go back for a second to the difference between narratives. Our narrative should be a positive, self-confident one, saying that our goal after 1990 was to extend democracy, free markets and open societies as far as we could. And we did this based on a combined, three-pronged strategy: NATO enlargement to give countries security, EU enlargement to give them a social, political and economic community, and strengthening the OSCE so that we would have an all-European forum in which all nations, including Russia, could put forward their concepts of security.
 
In addition, we offered the Russians the NATO-Russia Founding Act, a whole series of arrangements including a NATO-Russia council. We did something similar with Ukraine, though less extensively. We think we did everything we should have done, but what we neglected in the process was to make clear that our goal was not a classic security system inherited from the cold war, but a social and value system. And that this social and value system has succeeded beyond our hopes. It now reaches the Russian border.
 
So by the time of the most recent EU enlargement in 2007 we had done what we said we were going to do. We established a democratic system which goes from Finland and Estonia on the Russian border all the way round to Alaska on the Pacific. We have a globe-spanning community of people, almost a billion strong (I added it up one time), and we should be extremely proud of that. There is no reason to be defensive about it and say we somehow pushed the Russians into something.
 
Though there are crises, and what we are seeing currently in the European Union has caused concern. How would you explain the recourse to more nationalist parties that we are witnessing?
 
There is societal-technological change going on and the EU is not flexible enough to deal with it. So people are angry. The danger is not that we will have the Third Reich back. That is the other narrative. We will not have a collapse of the EU, but we could have some great instability and some great complications. And one of Europe’s weaknesses is that it is a “good-weather prosperity” kind of place – as long as the weather is good and there is prosperity, it looks wonderful. When you bump into challenges it looks less good. So that is where we are now.
 
Of course there will be crises. All societies have crises. The United States has been faced with both economic and political crises over the past ten years. And a democratic society has more debates and more crises than a controlled authoritarian one. But somehow, we always come out ahead.  
 
Looking back to the start of the Ukrainian crisis, a lot of people criticise the EU for not having given enough concrete incentives to Kyiv. What is your view on that?
 
I think that is true and they should absolutely act differently now with Georgia. Georgia has been doing exactly what it is expected to do for the past four or five years, now it wants to signal its intent to be on a NATO membership track. And NATO is letting them down.
 
I know that Georgia, Moldova and Ukraine want to be part of NATO and the EU. So we have three countries, including one major country, that want to become members of western institutions. And the western institutions are afraid even to let them in the front door. So we definitely need a different strategy and need to stop worrying about making the Russians mad.
 
So how should we act towards Russia?
 
I have dealt with the Soviet Union and Russians for many years. In my experience, you are more successful when you are firm in your convictions and clear about your goals. They take reasonableness as capitulation. That sounds like a stereotype, I know, but it does work. At the same time we are in a very confrontational situation right now, and finding the right strategy will be difficult.
 
Russia feels threatened by the fact that we have built this community all the way up to its borders. What we should say is “yes, of course we threaten them, we know we do”. Our system does indeed threaten them. Right now we just have to do what we are doing and understand that we are not going to control Russia and it is not going to return to some kind of partnership arrangement. We simply have to have a kind of Cold War containment towards them.
 
Though it is more of a hot war at the moment…
 
It is a hot war. They are actually shooting each other. There needs to be good diplomacy to change that. I am not sure I have seen good diplomacy yet, but you have to keep up the pressure. That is an important short-term issue, but there are also longer-term issues. First and foremost, we need a policy for the so-called Near Abroad, which we do not have. The EU does not know if it is willing to offer Georgia, Ukraine and Moldova membership. I think they should put the perspective on the table. But that does not mean they will be members tomorrow. That means you start a process that may extend far into the future.
 
You have lived in Germany for over 50 years and you have often praised Germany’s role in Europe. What do you think that role entails, especially at the moment?
 
I think Germany is evolving towards a stable leadership role. Not leadership in the way the United States leads, or even how the British or French used to, with big initiatives. Germany’s leadership has always been through osmosis. In the past weeks Germany has taken over the main role as western interlocutor with the Russians. Nobody would have ever thought that would happen. German Chancellor Angela Merkel is the one who is carrying the dialogue. Even Obama cannot talk to Putin.
 
Of course there are reasons to be critical of the Germans. They should be spending more on defence, they should show more solidarity to the Baltic states – but overall their behaviour over the past 50 years has made them the most respected country in Europe. And they are handling it pretty well.
 
 

Bu haber toplam 3144 defa okundu.


Saim Ertunç

Sömürgecilik döneminde dünyaya şekil verme gücüne sahip olan, sanayileşme ve modernleşme ile birlikte askeri, ekonomik ve siyasi söylem üstünlüğü kuran Avrupa bugün ayakta kalma mücadelesi veriyor. Küresel ekonomik krizin başladığı 2008'den bu yana bütün ülkeler bence diken üzerinde duruyor. Kimi ülkeler bu krizi nispeten küçük yaralarla atlatırken, başta AB üyesi ülkeler olmak üzere kimi ülkeler sarsıcı süreçler geçiriyor.
Yunanistan iflasta. İrlanda, Portekiz İspanya bunalımı süyüyor.AB'nin geleceği tartışılıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıntı ve mirasından kurtulmak, benzer deneyimleri bir daha yaşamamak adına siyasi ve ekonomik işbirliği projesi olarak başlatılan AB kurulduğundan bugüne sürekli genişledi. Bu başarı hikâyesinin inişi yaşanıyor şu sıra.
Her ne kadar bugün özellikle Yunanistan örneğinde olduğu gibi hükümetlerin istifalarına yol açan ekonomik krizler konuşuluyorsa da, aslında gittikçe derinleşen bunalımın asıl kaynağı AB yükselişteyken görmezden gelinen yapısal sorunlar. Avrupa'nın bunalımının esas kaynağı, AB nin geleceğinin uzun süre teknokratlara teslim edilmiş olması.
Özellikle genişleme sürecinde siyasi katılım ve ortak akla dayalı kararlar yerine elit kadroların son sözü söylediği bir mekanizmayla bugünlere gelindi. Bu hatayı son zamanlarda görebildiğini düşünüyorum AB patronlarının. Ancak henüz fiili adımların projesi yok. Bugün içine düştükleri krizlerle başa çıkmaya çalışan ülkeler, AB'ye girmek için yarışa girdiklerinde Birliğin karar verme mekanizmalarına ilişkin adamakıllı sorular sormadı. Üyelik müzakerelerine başlamak, AB fonlarından yararlanmak, Avrupa'nın "medenileştirici" misyonu ve kimliği şemsiyesi altında yer almak öncelikliydi. Bugün iflas etmiş olan Yunanistan peşinden İrlanda, Portekiz ve İspanya siyasal anlamda Avrupa'nın çeperinde yer almalarına rağmen üyelik süreci ve sonrasında aldıkları fonlarla bir taraftan alt yapılarını yeniledi bir taraftan da eğitim, sağlık ,güvenlik gibi alanlarda standartlarını yükseltmeyi başardı Bu başardı Ancak şimdi başta Alman halkı ve diğerleri iflas eden ülkeleri düze çıkarmak için ödedikleri bedelleri sorgulamaya başladı.
Çeviriden faydalandım. Selamlar.

29 Temmuz 2015 Çarşamba Saat 14:58
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net