Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
K’eraş Tembot- Mutluluk Yolu- Sorunlu Yerde (КЪЫПХЫТХЪЫПIЭМ)- I
19 Ekim 2016 Çarşamba Saat 22:19
 
Şiş göbekli küçük nehir vapuru, arada bir cuf cuf sesleri çıkararak, hızla aşağı, Kuban Irmağı ağzı, Karadeniz yönünde yol alıyordu. Horoz kuyruğu gibi örülmüş sepetler ve bir sürü fıçı da kıç tarafında yığılıydı, gemiye dökük bir sandal da bağlıydı. Sanki ter içinde kalmış, vargücüyle çalışıyormuş ve o yüzden de suya gömülmüş gibi yol alıyordu küçük tekne. Bibolet geminin baş taraf güvertesinde ayakta duruyor, vapurun gittiği yöne doğru bakıyordu. Kuban nehri (Pşıze/ Пшызэ) bir yılan gibi kıvrılmış uzanıyordu, vapur da kıvrımlar boyunca uysal uysal yoluna devam ediyordu.
 
Kuban Irmağı bir ayna gibiydi sanki: Mavi gökyüzü devrilip ırmağın dibine düşmüş sanırdın. Irmağın iki yakasındaki söğüt ve kavak ağaçları, çerçevelenmiş birer tablo gibi ırmağın dibinden yansıyordu. Her bir kıvrım dönüldükçe, her dönemeçte yeni bir manzara ile karşılaşılıyordu. Söğüt ağacı ve yeşil otlarla bezeli ırmak yamaçları, altın gibi güneşe karşı parıldayan kum ve çakıl plajları yer yer ortaya çıkıyordu. Tek tük şamandıralar da, eski Adıge arı sepetleri gibi, birer ot yığını ile sarılmış halde, suyun üzerinde yüzüyor ama gemiden uzak durmaya bakıyorlardı.
 
K'eraş Tembot: Çerkes etnograf ve roman yazarı  (1902-1988)
 
Dönemeçlerde gemi uzun uzun düdük çalıyor, düdük sesleri ırmak boyunca yayılıyor, yamaçlardaki söğüt ağaçlarına ve sağ yandaki dik yamaçlara çarpıyor, sesler yankılanarak geriye dönüyorlardı. Temiz bir ilkbahar havası vardı ve herşey yerinde donup kalmış gibi ortalık sessiz ve hareketsizdi, güneş parlak ışıklarını dört bir köşeye dağıtmaktaydı, yeni sürmeye başlayan söğüt ve otların yaprakları da ayna camı gibi parıldıyorlardı. Güneş ışınları ve baharın değişik renkleri, birer pırlanta-elmas misali çevreye dağılmaktaydı. Kuban nehri, yavaş, sabırlı, durgun ve sessiz akışını sürdürüyordu. Biraz bir yel üfürecek, esecek olursa, bundan hoşlanmamış gibi Kuban, yüzünü buruşturuyor, dünyanın tüm güzelliklerini yansıtan görünümü uçup, kaybolup gidiyordu.
 
Irmağın sol yakasında Adıge yöresi (özerk il; Адыгэ xэку) uzanıyordu. Bibolet çoğunca o yöne doğru bakmaktaydı. Bazen, dağınık arı kovanları gibi, ırmak boyundaki ağaçlar arasından köyler bir görünüyor, bir kayboluyorlardı. Yer yer, fil hortumları gibi, suya daldırılmış su çekmeye yarayan motorların hortumları görülebiliyordu. Bu hortumlarla yeni oluşturulmuş Adıge kolhozlarının (köy kollektif kooperatiflerinin) sebze bahçelerine ırmaktan su çekiliyordu. Masallarda anlatılan yiğitler gibi, kolhozlar oluşur oluşmaz, yoksul yaşamın beşik bağları koparılmış, yeni yaşamın mutlu günleri doğmuş oldu. Emekçiler/ırgatlar kendilerini sömüren sınıf düşmanlarına karşı koymaya, kendi ürettikleri ürünlere sahip çıkmaya başlamışlardı.
 
Irmak boyuna yerleşmiş olan yabancıların kurdukları çiftlik ve tesisler de kolhozların içine alınmıştı. Nerelerden çıkıp geldikleri bilinmeyen, Adıgelerle ilişki kurmayan ya da ilgilenmeyen bu yabancı kulak (zengin köylü) aileleri, ağını örüp içine yerleşmiş örümcekler gibi, uzunca bir süreden beri Kuban Irmağı boyunda yaşayıp duruyorlardı. Bahçelerini, örümcek ağları gibi, ırmak boylarındaki kuytu yerlerde kurmuşlardı. Bu gibi bahçe sahipleri çaresiz kişileri ucuza çalıştırıp sömürüyor, ırmak boyunca sıra sıra uzanan çiftliklerinde zengin, rahat bir yaşam sürdürüyorlardı. Başkaları ile hiç mi hiç ilgilenmiyorlardı. Sus pus olmuş kişiler, define arayıcıları, gizlenen ya da birilerinden kaçan kişilermiş gibi yaşıyor, topraktan avuç avuç altın çıkarır gibi para kazanıyor, keyifli bir yaşam sürdürüyorlardı. Yaşam gizlerini ve o denli parayı nasıl elde etmekte olduklarını herkesten gizliyorlardı. Yoksulluk ve baskı altında çile dolduran yoksul Adıge emekçileri ise, o bahçeci kulakların nasıl zenginleşmiş oldukları gibisine şeyleri sorgulamayı akıl edemiyor, düşünemiyorlardı.
 
Aslında onlara imrenerek bakıyorlardı ama yoksulluğun kendi yazgıları, kaderleri olduğu inancı bir kez alınlarına kazılmıştı, bu yüzden olaylara ilgisizdiler, kendi bildikleri gibi tarlalarını eşeleyip duruyorlardı. Ancak kolhoz yaşamı başlar başlamaz, Adıge köy emekçileri yeniden canlanıvermişlerdi. Daha ilk yıldan başlayarak, ömürlerinde hiç uğraşmadıkları bahçecilik, sebzecilik işine de el attılar. Irmağa daldırılan kavisli dalgıçlar, hortumlarla Kuban’dan su çekmekte olan motorlar artık kolhozlarındı. Bu düzen bu yaz başında kurulmuştu. Su motorlarının birçoğunun üstü hâlâ açıktı, üstlerini örtmek için yeterli zaman bulunamamıştı. Bunlar birer iri çark, birer kara kıyım canlılar imişler gibi, ırmak boyunca sıralanmışlardı. Ancak böylesine bir yeni yaşam sürecine geçişte, büyük bir sınıfsal mücadele yürütmek gerektiğini Bibolet de biliyordu. Zaten yılın çoğunu bu gibi işlerle uğraşarak geçirmişti.
 
Bibolet, genç yaşına karşın, yılın çoğunu rejim düşmanları ile mücadele içinde geçirmiş gençlerden biriydi. Dahası bu mücadelede, karşı direnişleri etkisizleştirme görevini yüklenmiş bir öncü gençti. Üniversiteyi bitirmiş, Moskova’dan yeni dönmüştü. Atandığı göreve henüz tam bir uyum sağlayacağı sırada, büyük bir sınıf savaşının içerisinde bulmuştu kendisini. Şimdi kolhozun birinde iki hafta sürmüş bir teftiş görevini tamamlamış Krasnodar’a dönüyordu. Yolculuğu bir dinlenme anı yerine geçmişti, şimdi temiz havayı solumanın mutluluğunu yaşıyordu. Çevredeki güzellikleri, sanki ilk kez görüyormuş gibi hayranlıkla seyrediyordu. Bedensel anlamda da yorgun düşmüş olduğunu o an anlamıştı. Düşüncelere dalmayı bırakmış, uyuklamamaya çalışıyor ve rahatlamış halde, geminin güvertesinde dikilmekteydi. En çok özlediği şeyse, hamama gidip yıkanmak ve kirlenmiş çamaşırlarını değiştirmekti. Cepheden, savaştan dönen birini andırıyordu. Hamama gitme düşüncesiyle gemiden indi, Krasnodar sokaklarına daldı. Adıge Özerk Oblastı Komitesi ile Adıge Özerk Oblastı yürütme komitesi merkezlerinin bulunduğu binaya gitti. Döndüğünü bildirmek ve olan biteni öğrenmek için küçük bavulu elinde, binanın üst katına çıktı. Valizini kabul yerine bırakıp doğruca Oblast Komitesi (Valilik) sekreterinin kapısını çaldı.
 
- Girebilir miyim, diye seslendi.
 
Sekreter yalnızdı. Bir şeylere üzüldüğü, bu yüzden de kaygılı olduğu anlaşılıyordu, başını kaldırmadan bir süre oturdu.
 
- A-a, Mazokov! dedi başını kaldırdığında. Elini sıkıca tutup Bibolet’e yer gösterdi. Üzüldüğü bir şeyi düşünüyormuş gibi bir süre dalgın durdu. Ardından alıcı bir gözle Bibolet’e baktı. Onun gelmiş oluğunun yeni farkına varmış, onu biraz üzeceğini biliyormuş gibi, biraz da gülümseyerek konuştu.
 
- Mazokov, hemen Şecerıye'ye gitmen gerekiyor.
 
- Görevden henüz şimdi döndüm! Kaldığım odaya bile gidemedim, bavulum aşağıda, dedi Bibolet, itiraz ederek.
 
- Olmaz, işler çok kötüleşti, ertelemeye gelmez, hemen oraya gitmelisin.
 
- Öyleyse hamama gidip bir temizleneyim, yirmi gündür görevdeydim, diye diretti Bibolet.
 
- Öyle de olsa gitmen gerekiyor. Orada işler iyice karıştı, orayaşu an senden başka gönderecek kimsemiz yok . Sana iki saat izin veriyorum, ne yapacaksan yap, hazırlan gel. Seni oraya götürecek araba da hazır olacak, diye kestirip attı sekreter. Üstelik kalemiyle masaya vurarak.
 
 
***
 
Krasnodar tam bir okluk, yay kılıfı (sağındak/ sadak) gibi: Okluk gibi eğri olan Kuban Irmağı üzerinden geçen tren yolu doğruca Novorossiysk’e (Ṡemez) varır. Adıgelerin okluğa koydukları kuş tüyü, teleği gibi, demir köprünün gerisinde de kafesli demir bir örgü vardı. Bibolet’in bindiği otomobil bu yeni köprünün üzerinden hızla Kuban’ı geçti. Tren yolu kenarından bir süre ilerledi, sonra sola döndü, önceleri bataklık olan bir yere doğru yöneldi.
 
Adıgelerin “Şobğoĵ” (Шъобгъожъ; Geniş/ Yayvan yer) diye adlandırdıkları eski bir bataklığın tabanından, bileği taşını andıran bir yoldan Adıge köylerine giden yola yöneldi. Şobğoĵ, Kuban’ın taşkın suları, yağmur ve eriyen kar sularıyla besleniyor, daha başka bataklıkların sularını da alarak büyüyor, genişliyordu. Çok eski dönemlerden bu yana Kuban Irmağı solunda korkunç birer ejderha gibi bataklıklar sıralanmıştı: Şobğoĵ, Aşor zıkhetlır (Aşor zıxeĺır/içinde Zırhlı olan), Mışevest’in bataklığı, Ĥok’o bataklığı, Ҭuabğo, K’eţey bataklığı…Bu bataklıklar, yeşermiş su gözleri, bataklık otları ve sazlarla kaplıydı, binlerce hektar tutarında çirkin araziler olarak yayılmışlardı. Gece ve gündüz bu bataklıklardan aralıksız ürkütücü sesler ve bağırtılar gelirdi, ne kadar istenmeyen mahlûkat, yaratık varsa orası onların bir toplanma yeriydi.
 
Buraları korkulan ve insanların uzak durdukları ürkütücü yerlerdendi. Bu bataklıklar hangi yönden olursa olsun Adıgelerin ulaşım yollarını kesiyorlardı. Yazları bu bataklıklardan yayılan sivrisinek orduları Adıgeleri yok olmanın eşiğine getirmişti. Yetmiş yıllık İmparatorluk yönetimi süresince, bu bataklıkların Adıgelere vermiş olduğu zararla ilgilenen hiçbir yetkili çıkmamış, sorun, bu kişilerle işbirliği içindeki varlıklı Adıgelerin de umurunda olmamıştı.
 
Şimdi Bibolet arabasına kurulmuş bataklık tabanında açılmış olan yeni yoldan ilerliyordu. Yolun her iki yanında yeşilin taze kokusunu yayan gür ekinler uzanıyordu. Adıgelerin tükenmesine yol açan korkulu bataklıkların yerini şimdi altın değerinde ürünlerle kaplı tarım toprakları almıştı. Bu gibi kurutulmuş bataklıklara her ayak basışında Bibolet yeniden şaşkınlık geçirmeden edemiyordu. Bu yerlerin iki üç yıl önceki durumu ile şimdiki durumu arasında şaşılacak ölçüde bir fark vardı. Sovyet ülkesinde yaşayan ve özgür olmuş olan ulusların gücü ile neleri başarabileceklerinin ve başarılarının sınırsızlığı karşısında Bibolet’in göğsü kabarıyordu. Geleceğin düşlerine dalıyor, gelecek yaşamın daha da güzel olacağına ilişkin umutları artıyordu. Güneşin doğuşu gibi, kendi yaşamı da insanlara mutluluk getiren bir döneme rast gelmişti. Bibolet bunu hiç unutmuyordu ama şimdiki gibi Ülkesinde başarılan büyük kazanımları gördükçe gururu daha bir artıyordu.
 
Böylesine şanslı bir dönemde yaşadığı, böylesine bir ülkede doğduğu için gönlünde mutluluklar uçuşuyor, gülüyor, büyükleniyordu. Bu doğrultuda mücadele ettiğini, Sovyet ülkesi için çalıştığını bilmenin sevincini yaşıyordu. Ancak Bibolet’in içinde beliren herşeyin temelinde sürekli bir üzüntü yatıyordu. Şimdi de gönderildiği yere ilişkin karşılaşacağı zorluklar onu düşündürüyordu. Bu düşünceler sert bir kaya gibi yüreğine oturmuştu. Bibolet’i en çok endişelendiren şey, kolhozdan ayrılmak için dilekçe vermiş olan kişilerin çokluğuydu, bunu neye yoracağını bilemiyordu: “Nedeni ne olabilirdi bunun? Kolhoz karşıtları bunu nasıl başarabilmişler?
 
Kolhozun yemiş olduğu bu darbe nasıl giderilebilir ve buna nasıl bir çözüm getirilebilir? Mücadeleyi işin neresinden başlatmak gerekir?” gibisine sorular beyninde dolanıp duruyordu. Karşısında belirecek şeylerden korkmuyor, sadece kaygılanıyordu. Böylesine zor sorunlarla ilk kez karşılaşıyor değildi. Bu son yılını bu gibi kolhoz sorunlarıyla uğraşarak geçirmişti. Bu mücadeleler içinde bir noktayı iyice belirlemişti: Her nerede bulunursa bulunsun her köyde, her kolhozda birbirinden farklı karşı direniş biçimleri ile karşılaşılıyordu. Kişilerin ilişkileri, bağlantıları birbirine benzemiyordu. Düşmanın gücü ve uyguladığı taktikler çoğunlukla birbirinden farklıydı, gizli ve açık yanları, davranış biçimleri her yerde aynı olmuyordu. Mücadeledeki zorluk, o yerde önceleri var olan yaşam biçiminden kaynaklanıyordu, parti hücresinin, o köydeki partililerin geçmiş yıllardaki başarılarına, şimdilerde başarabildikleri işlerden ve daha birçok şeyden doğuyordu. Bir kolhozda uygulayıp başarılı sonuç aldığın bir yöntemi daha başka bir kolhazda uygulayamıyordun.
 
Karşılaşacağın zorlukları ve bunları nasıl alt edeceğinizi öncesinden bilmeniz olanaksızdı. Bu nedenle bir kolhozdaki ya da köydeki mücadele taktikleri hergün değişebiliyordu. Düşman hergün taktik değiştirebiliyor, zayıf yanınızı kollayıp sizi alt etmek için bütün olanaklarını kullanıyordu. Senin de buna uygun bir taktikle karşılık vermen, düşmanın zayıf yanlarını bulup darbe indirmen gerekirdi. Başka bir kolhoza gönderilmen, yeni bir cepheye gönderilmen gibidir: Güçlerin karşılıklı pozisyonu, senin insan gücün ve bunun niteliği, yer, süre ve benzeri çok şeyi yeni baştan öğrenmen gerekir. Böylece uygulayacağın yeni bastırma taktiğini öğrenmiş olabilirsin. Askeri düzen gibi, Bibolet’in görevi kısa ve açıktı: Kolhozun yıkılmasını önlemek, ayakta kalmasını sağlamak. Bunu başarması gerektiğini ve nasıl başaracağını biliyordu. Ancak bunu hangi taktik ve yöntemleri uygulayarak başaracağını şimdilik bilmiyordu, gidip işe el attığında öğrenecekti. Bir tek şeyi iyi biliyordu: Hangi işte, hangi yerde olursa olsun emekçi insanlara parti çizgisi doğrultusunda yaklaşımda bulunursan onlarla anlaşabilirdin. İlerileriki hedeflere yöneliyor, Şecerıye köyündeki sorunu, ilişkileri daha şimdiden öğrenmek, kavramak istiyordu. Şecerıye’den tanıdığı kişileri anımsıyordu. Değotluk’un okula gittiğini biliyordu.
 
“Şu an parti hücresinin sekreteri kim olabilir? Değotluk köyde olsaydı kolhoz işinin bu durumlara düşmesine izin vermezdi. Yine de köyde yetenekli gençler bulunuyor olmalıydı. Neler oluyordu bu köyde?..”
 
Bibolet’in Şecerıye’ye gitmediği üç yıl olmuştu. Nafset’in kaçırılması olayı sonrası…Anıları Nafset’e değin uzanıyor, ulaşamadığı bir özlem, bir acı biçiminde içinde tazeleniyordu. Nafset’in o olaydan sonra köyde fazla süre kalmadığını, okumak üzere köyden ayrıldığını biliyordu. “Şimdi köye dönmüş olabilir…” diye bir umut, bir beklenti doğmuştu Bibolet’in içinde. Bu düşsel özlemle avunmak istiyor, kendi kendisine kızıyor ve kendi kendisini yiyordu: “Artık onun için, sevdiği için geriye dönmenin, işi yeni baştan ele almanın bir anlamı kalmadı dostum!..” Pişmanlık ve üzüntü duyguları içinde, nereye baktığını bilemeden, uzanıp giden kırlara, uzaklara bakarak bir süre geçirdi. Ardından kendine geldi, bir ah çekti, hızla elini cebine attı ve sigara tabakasını çıkardı. Bir sigara yaktı, gözlerini yeniden çıplak kırlara dikti.
 
Araba, kızgın bir ejderha gibi, vu, vuv sesleri çıkararak, eğri büğrü yolları yutuyor, beklenmedik bir hızla ilerliyordu. Bayır yerlerle karşılaştığında da, gırtlağına bir şey takılmış gibi hı-hıh sesi çıkarıyor ve hızı biraz düşüyor, sonra yeniden güçlenip hızlanıyor, sorunun üstesinden gelmiş gibi son sürat yoluna devam ediyordu. Otomobil bir sıra köyü, ırmak ve vadiyi, geçilmesi zor bataklıkları geride bırakıp yoluna devam ediyordu. Şecerıye’ye yaklaştıkça, karşılaşacağı güçlükler Bibolet’in kafasında daha da büyüyordu.
 
Şecerıye topraklarına ulaştıklarında, karşılaştığı manzara sorunun kolay bir sorun olmadığını belli etmişti. Mayıs ayı görünmüştü, ama sürülmüş yer sayısı çok azdı. Bir iki çizi çekilmiş, sonra bırakılmış tarlalar vardı. Araziyi nisan ayı otu kaplamıştı. Karşısına moral bozucu bir manzara çıkmıştı: Güzel bir ot örtüsü değildi bu görünen şey, sürülmüş yerler de derinden değil, yüzlek sürülmüştü, hemen her yer zararlı ot öbekleriyle kaplanmıştı. Arazi sürülmeyi, özgürce hava almayı, tohum atılmasını, verimli bir ekin tarlasına, ürüne dönüşmeyi bekliyormuş gibi geldi Bibolet’e. İlkbahar gelir gelmez toprağı sürmek ve tohum ekmek, toprak konusunda titiz davranmak çiftçilerin bir yaşam geleneğiydi. Mayıs ayı göründüğü halde toprağı sürmeden bırakmış olmak, öyle sıradan birşey olamazdı. Şu durumda, köydeki sınıf çekişmesi endişe verici bir boyuta ulaşmış olmalıydı. Toprağın böylesine sürülmemiş ve kendi haline terk edilmiş olduğunu, yiyecek üretme sorununu köylülerin bir yana attıklarını gördüğünde,
 
Bibolet, ilk ele alması ve mücadele etmesi gereken şeyin ne olduğunu anlamıştı: “Tüm yollar denenip biran önce köylünün toprağı ekmesi sağlanmalıydı. Toprağı ekmemiş olan köy halkının endişe içinde olmadığına inanamam. Bu nedenle toprağı sürmeleri için köylülere fazlaca yalvarmaya gerek kalmayacaktı. Durum böyle olunca düşmanın hileli davranışlarını bu yolla bozmak ilk iş olmalı”.
 
Bibolet ilk önce Ayşet’e uğramayı, görev gezileri sırasında yıpranmış olan küçük bavulunu oraya bırakmayı, ardından işe koyulmayı düşünüyordu. Ancak önündeki işin ağırlığını kavrayınca doğruca köy konseyine (selsovete, muhtarlığa) gitmeye önceliği verdi. Şecerıye köy konseyi merkezi önünde arabasını durdurup arabadan indiğinde akşam hayli ilerlemişti. Başkanı nasıl bulabilirim? diye merkezin önündeki gençlerden birine sordu.
 
- Başkan içeride, - demişti ki gençlerden biri, içeriden bir kadın çıktı. – Başkan bu, - diye sözünü tamamladı genç, kadını parmağı ile işaret ederek.
 
- Hoş geldin Bibolet, buyrun! - diye karşıladı kadın Bibolet’i. İnansa mı inanmasa mı, gözlerine inanamamış donup kalmıştı Bibolet. “Adıge kadını, başkandı artık!”
 
Bu son yıllarda böylesine durumlarla sık sık karşılaşır olmuştu: Hemen her gün ilginç, hiç beklenmedik ve umulmadık şeylerin gerçekleşmekte olduğunu duyar olmuştu. Kendisinin el atmadığı bir şeyin çözülemeyeceği endişesini taşıyor, derinliğine sorunlara dalıyor, canla başla çalışıyordu. Her şeyi denetliyor, her şeyi bilmek, öğrenmek istiyordu. Yanlış bulduğu bir şeyi görmezlikten gelmiyor, üstüne atlıyor, her şeyi düzeltmenin yolunu arıyordu. Her yerde sesi duyuluyor, her yerde beliriyor, soruna, mücadeleye tüm gücüyle katılıyordu. Soluklanma, dinlenme anlarında bile yürüttüğü işin getireceği güzel günleri düşlüyor, hayalini kuruyordu. Bu tür düşünce ve umutlar doğrultusunda yaşama katılıyor, en önde hareket etme gereğine inanıyor, bazen kendisini yetersiz buluyor, kendi kendisini kınadığı durumlar oluyordu. Ama ardından, kendisini aşmış saydığı yeni yaşam hedeflerine kendisinin de en önde koşmakta olduğunu görüyor, şaşırmamazlık, sevinmemezlik edemiyor, sık sık da büyük başarı ve kazanımlarla karşılaşabiliyordu.
 
Şimdi de öyle olmuştu. Adıge kadınının erkeğin omuzu üzerine erişeceği, gerçek bağımsızlığını elde edeceği günü, Bibolet’in kendisi bile, ancak uzak bir gelecek için öngörebiliyor, düşünebiliyordu. Şimdi hiç beklenmedik biçimde bir başarı gerçekleşmiş,
 
Adıge kadını köy konseyinin başkanı olmuştu. Artık, eski geleneğin zincirlerini parçalamış Adıge kadını serbestçe hareket edebiliyordu. Ancak eski alışkanlık gereği saygı göstermesi gereken biri ile karşılaştığında, eskiden kalma bir alışkanlığın varlığını sürdürdüğünü, yeniden belirebildiğini görebilirdin: Utanma, tatlı dil ve güler yüz; başörtüsünden taşan saçlarını elle itip örtünün altına saklama. Bu türden şeyler görülebiliyordu. Bibolet'i karşılayan kadının güzel, sürmeli iki siyah gözü derinlerden görünüyordu: İki kalın kaşı da gözlerinin üzerine yatıvermiş, birer yay çizmiş gibiydiler. Bibolet’e kadın tanıdıkmış gibi geldi, onu bir yerlerde görmüş olmalıydı ama çıkaramıyordu. Nerede ve ne zaman görmüş olabilirdi ki bu kadını? Kadının en tanıdık gelen yanları gözleri ile kalın kaşları idi. Çıkaramıyor, gözleri ile soruyor, bakıyordu. Kadın bunu farkına vardı, sorun etmeden gülümseyerek konuştu:
 
- Bibolet, siz bizi çıkaramamış olabilirsiniz, ama biz sizi başkalarıyla karıştırmayız: Bugünkü yaşamıma adım atmamda ilk yardımı sizden görmüştüm. Anımsar mısın, köy konseyindeki yaşlıların toplantısını…
 
- Aa-a, Amdeĥan! – Bibolet hemen tanıdı kadını, sevinçle ileri atıldı ve elini sıkıca tuttu.
 
- Şimdiki başkan sen misin?
 
- Öyle gibi, ama yapabiliyor muyum bilemiyorum…Gidelim, içeri buyurun.
 
- Her şeyden önce parti hücresi sekreterini bize bul. Köyde mi?
 
- Köyde, tam şu sıralar gelmesi gerekiyor. İşte şu gelen kişi, - diyerek Amdehan köy konseyi önündeki meydanın yan tarafını işaret etti.
Bibolet gösterilen tarafa bakınca adamı gördü: Mavi kostümünden beyaz bir yaka ile kırmızı bir kravatı parıldayan biri gelmekteydi. Nazlı bir kedi gibi sessizce adımlarını dikkatli atıyor, sağına soluna bakarak ilerliyordu.
 
Bibolet sekreterin görüntüsünü beğenmedi. İşlerin rayında gitmemesinden çok, sekreterin kendi çıkarını düşünen biri olduğu kuşkusu belirdi Bibolet’de. Yanlarına geldiğinde de acil işi olmayan, incelik gereği konuk karşılayan biri imiş gibi “Hoş geldin, buyur!” demekle, bir Adıge delikanlısı edası takınarak Bibolet’in elini sıkmakla yetindi. Şımartılmış biri gibi sözcükleri bastırarak dişleri arasından sıralıyordu. Ancak soğuk ve nefret ifade eden bir gizliliği yansıtırmış gibi konuşmuştu: “Birbiri ardı sıra gelen bu yetkililerden bıkkınlık geldi!..” der havasındaydı. Gözlerinden tembellik yansıyor, tek bir umut ışığı sızmıyor, çalışkanlık diye bir şey yansımıyordu.
 
Köy konseyi binasına girdiler. Konuşmaya geçtiklerinde sekreterdeki saklı gizi Bibolet daha iyi anlamıştı. Kolhozun toprağı ekme planının ancak yüzde otuzu tamamlanmıştı; kolhoz üyelerinin yüzde altmış kadarı kolhozdan ayrılmak için dilekçe vermişti; son üç gün içinde kimse çift sürmeye gitmemişti. Bunun nedenini sekretere soruyor ama doyurucu yanıt alamıyordu. Düşman sınıfın çalışma biçimi ve onunla yapılan mücadele konusunda da sorular sordu, ancak yapılan toplantılar dışında hiçbir bilgi veremedi. Fazla şey söylememeye dikkat ediyor, sorulanı yanıtlıyor, ardından susuyordu. Amdehan dayanamayıp öne atıldı, içindekileri alabildiğince ortalığa döktü:
 
- Sovyet iktidarı karşısında değer kaybına uğradık. Keyifle işe koyulan, tarlaları süren kişiler birden bire, durduk yerde birbirlerine girdiler, dilekçeler yağdırarak kolhozdan ayrıldılar. Kolhoza katılırken verilen at ve arabaların yarısı bile elde kalmadı. Koşum takımları parçalandı. Hamutlar sessizce yok oluyor, kimse nerede olduklarını, ne olduğunu bilmiyor. Tırmıklar ve pulluklar tarlalarda kaldı. Hayvanları katlediyorlar, yemiyor ya da kurutmuyorlar, ortalıkta çürüyor…
 
Amdehan’ın parça parça bu anlattıklarından Bibolet durumu daha iyi anlamış oldu. Amdehan gerçekten üzüntü duyuyor, ne yapılması gerektiğini bilememe kaygısıyla içinde birikmiş olan öfkeyi boşaltıyordu. Sekreterin ketum, ağzı sıkı tutumunu Bibolet hiç beğenmemişti; gizli düşmanlardan, kalbi kırılmış ya da umutsuzluk içinde olan kişilerden biri olabilir miydi, bunları mı gizlemek istiyordu sekreter, karar veremiyordu. Tembel, umursamaz, gözlerini kaçıran açıkgöz bir kedi gibi oturuyordu oturduğu yerde. Amdehan’ın yakınmaları sona erince, Bibolet yeniden sekretere döndü:
 
- Peki ekin ekmeye başlandığı sırada dilekçeler verildi diye bunları incelemeden oturup durmanız niye? Toprak ekilmezse köylünün yiyeceksiz, aç kalacağını anlatmak o kadar zor bir şey miydi? Bu sözler üzerine sekreter sinirlendi, umursamazlığı ve tembelliği sona erdi, yüzü kıpkırmızı oldu. Yana kaçırdığı gözlerini Bibolet’e dikerek, kızgın bir ifadeyle, kesik kesik konuşmaya başladı.
 
-Peki, ne yapsaydım! Yetkililer olarak bizi suçlamada üstünüze yok! “Yap, yap” diyorsunuz, ama neyi nasıl yapacağımızı söylemiyor, bize yol göstermiyorsunuz. Hatamız varsa, nerede hata ettiğimizi söyleyin ve bize yardımcı olun, yoksa “yap, yerine getir” demekle bu iş olmuyor…Bir başıma bana ne yaptıracaktınız ki!..- diyerek sekreter sözünü bağladı, sakinleşmiş ve rahatlamıştı. Bibolet sekreterdeki ağzı sıkılığın nedenini şimdi anlamıştı: “Annesinin biricik süt kuzusu, yumuşak ayaklarıyla taşlık yere vardığında, küsmüş, iki ayağını yere yayıp oturmuş” – dedi içinden Bibolet.
 
 
Sekreterin sinirlendiğini anlamamış gibi yapıp yavaşça konuştu:
 
- Büyük bir köyde oturuyorsun, “bir başıma ben ne yapabilirim!” demen yakışır mı? Yakışmayacak şey bir başına kalmış olman, sorunun temeli oraya dayanıyor. Elbette bir başına bir kimse bütün bu işlerin altından kalkamaz. Yanına alacağın kişileri bulman ve bir araya getirmen de senin işinin bir parçası. Düzgün çalışmış olsaydın köylünün çoğu senin yanında olurdu.
 
- Peki, ben yapamıyorum, çalışmayı beceremiyorum, siz bize öncülük edin de görelim bir! Söylenmesi gerekenlere söylemediğimiz söz kalmadı. Toplantı dersen toplanarak günlerimizi geçirdik!..- diyerek büsbütün darıldı sekreter. Aynı akşam parti hücresinin toplanması kararını verdi Bibolet. Sekreter de hücre üyesi gençlerin toplanması işinin peşine düştü.
 
 
K'eraş Tembot'un "Mutluluk Yolu" (Nasıpım yığogu) romanından bir parça, Sayfa:322 - 333.
 
 
Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız
 
Cherkessia.net, 19 Ekim 2016

 


Bu haber toplam 3202 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net